ben, insanlar tarafından yapılan kanunları sevmiyorum ve atalarımızın bize bıraktıkları gelenekleri hor görüyorum. İyilik, Tanrı'nın insandaki gölgesidir ve bu sebeple de yeryüzündeki her bir kanunun bir kaynağı olması gerekir. Bundan dolayı da içimde duyduğum nefret, benim mukaddes olana ve ruhsal içtenliğe duyduğum sevginin bir meyvesidir. Yazılarıma taban oluşturan prensiplerin, dünyadaki insanların pek çoğunun ruhlarında yankılandığını da biliyorum; çünkü bedenimiz için kalbimiz ne ise, yaşam için de ruhsal özgürlük odur...
Ve biz, bir şeyi sevdiğimiz zaman, sevgiye, bir şeylere ulaşmak için bir yol olarak değil de, kendi içindeki bir amaç gibi bakarız. Ve yüce olanın karşısında hürmetle eğilir, onu kabul ederiz; çünkü biz kabulü bir yükseliş, hürmeti de bir nevi mükafat olarak görürüz. Eğer bir şeyi özlersek, özlemi, bir nevi hediye ve ödül olarak görürüz.
Evet, bizi en ulu benliğimizin yakınına götüren ve bize ruhlarımızın içindeki o gücü, gizemi ve sebebi açıklayan şey olmaksızın kesinlikle yapamayız. Bunun da ötesinde, ruhun en basit tezahüründe dahi entelektüel mutluluğu yakalayabiliriz; çünkü en basit bir çiçekte dahi baharın ihtişamını ve güzelliğini ya da anne sütü emen bir bebeğin gözlerinde insanlığın umudunu ve beklentilerini bulabiliriz. Ama biz, daha ötedekilere varabilmek için yanı başımızda olan bu şeyleri görmeyi hâlâ istemiyoruz. "Ya bize istediklerimizi ver ya da hiçbir şey verme" diyerek ne hayata karşı gelebiliriz ne de böyle bir şeyin mümkünü vardır.
Mey, bu Benlik, bu hayatta kendine ait olmayan hiçbir şeyi görmez ve kendisinin deneyimlemediği hiçbir şeye inanmaz. Ve bir şeyi deneyimlediği zaman, bu şey Benliğin kendi ağacının bir dalı haline gelir.