"Bir yerde okumuştum, Mösyö Boustouler, tepenize çığ düştüğünde, bütün o karın altında yatarken neresi aşağısı neresi yukarı anlayamaz oluyormuşsunuz. Karı iteleyip kurtulmak istiyor ama yanlış yönü seçip kendinizi daha da derine, kendi mezarınıza gömüyormuşsunuz. İşte kendimi aynen böyle hissediyordum, yönünü şaşırmış, arafta kalmış, pusulamdan olmuştum. Dahası, sözcüklere dökemeyeceğim kadar derin bir bunalımdaydım. Bu durumdayken, çok âciz, çok savunmasız olursunuz.”
İnsanın ya kendinden kaçmak ya da kendini bulmak için okuduğunu söylerler. Ben ikisi arasında pek bir fark göremiyorum. Kaçarken kendimizi buluruz. Bulunduğumuz yerde değil, gitmek istediğimiz yerdeyizdir. #MattHaig
… Hayatım belli dönemlerinde uzun uykuları yatarız. Adına ille de kış uykusu demek gerekmiyor. Zira bu uykular bazen baharda, bazen yazın, bazen birkaç mevsimi kapsayacak uzunlukta oluyor. Bu genellikle bir ayakta uyuma halidir. Ama ayakta uyumak zaten uykuların en hakikisi en sahicisidir.
Büyük bir gönüllülükle, ya bir sevgili, ya bir dost, ya bir liderin ya da müptelası olduğumuz düzenin aşkına her şeye göz yumarz. Aldatılma, dolandırılma, adaletsizlik, haksızlık, eşitsizlik, zorluk, yokluk hatta bazen şiddet, bizi o uykudan uyandırma yetmez. Hatta görünmez zincirlerle sıkı sıkı bağlı olduğumuzdan çok “sıkı” bir uyku çekeriz.