Acı da gelse, üzüntü de verse, içimi kederle de doldursa duygularım geri gelmişti. Şu küçük kız bir anlam armağan etmişti bana. Evet, hepimize bir anlam lazımdı. Anlam olmadan yaşanmazdı.
Dünyanın sizin içinizi görmediğini, derinin ve kemiğin maskelediği umutlarınızı, hayallerinizi ve kederlerinizi zerre kadar umursamadığını. Gerçek işte bu kadar basit, bu kadar saçma ve bu kadar gaddardı.
Markos, biliyor musun, insanların bu kadar geç kavraması çok tuhaf. İstedikleri şeylere göre yaşadıklarını düşünüyorlar. Yaşamlarına isteklerine göre yön verdiklerini. Oysa işin aslı, onları yönlendirenler, korktukları şeyler. İstemedikleri şeyler."
Ömrüm boyunca cam bir tankın içindeki, saydam olsa da nüfuz edilemez, aşılamaz bir engelin gerisindeki bir akvaryum balığı gibi güvenle yaşadım. Karşı taraftaki parıltılı dünyayı gözlemekte, canım isterse kendimi onun içinde düşlemekte özgürdüm. Ama hep, Baba'nın benim için inşa ettiği, sağlam, geçit vermez bir varoluşun sınırları içinde, korunaklı, kısıtlı kaldım, başlarda yaşım gençken bile isteye, şimdiyse, babam günden güne solup giderken, çaresizce. Sanırım cam duvarlara alıştım ve cam kırıldığı, tek başıma kaldığım takdirde suyla birlikte dışarıya fışkırıp kendimi hiç bilmediğim, engin bir boşlukta umutsuzca çırpınırken, soluk almak için deli gibi debelenirken bulmaktan ödüm kopuyor.