Himmet Dağlı

İki mürekkep damlasından biri, diğerinin üzerine düştüğünde edip de son şiirini nihâyete erdirmiş, böylelikle gönlündekileri saman sarısı kâğıda nakşetmişti. Sonra oturduğu yerden kalkarak önündeki rahleyi odanın pencere duvarına bıraktı. Mumun aydınlattığı taş duvarlardaki titrek gölgeye aldırmaksızın kapıdan çıktı gitti. Mum, edibin ardından bir zaman daha titrek alevini karşıki duvarlarda raks ettirdiyse de çok geçmeden eriyip tükendi. Geride, dibinde erimiş halde biçimsiz, kısacık mum parçası ve etrafı firuzeyle kaplı, avuç içi kadar gümüş bir mumluk kalmıştı.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Muhip derdi de başka bir adla çağırmazdı yeğenini. Onu bazen birkaç saat öncesinden eve gönderir, ocaktaki odunları yaktırarak akşam yemeği için ateşin üzerindeki hereninin suyunu kaynattırırdı. Bunu çoğunlukla haşlama kemikli et için yaptırırdı Mirzat Efendi. Adamın canlısı, etin kanlısı derdi de, canın boğazdan geleceğini, sıkı çalışmak için lâzım gelen kuvvetin kemik suyunda haşlanan etten, kemiğin iliğinden elde edileceğini söylenir dururdu. Mirzat Efendi, Muhip diye çağırdığı ve pek zayıf bulduğu yeğenine söyleyebileceği bu lakırdıları pek kayda değer şeylerden sayardı. Bazen de, ah Ferimâh ah! Beni şu feleğin ucuz insanlarıyla bıraktın gittin de ne oldu ha! Bak şu andavala muhtaç bıraktın Mirzatını, derdi.
Nefretini, mutluluğunun can yakıcı avansı olarak görmek, içine düştüğü ağdan çıkamayacak olmanın diğer adıydı ve kurtulmak adına her çırpınışı, ölümü biraz daha kucaklamak olacaktı kendisi için.
Rüzgâr kalkan ilkin yüreğimden. Küller kaldırır beraberinde. Bu, ruhumun bedenimde kalan son şeyi idi oysa bana ait olan. O da savruldu gitti, benden uzaklaştı. Şimdi sadece anılarım var belleğimde kurtarılmış son kale misali.
... Kargaşanın, sis bulutu gibi peşinden sürüklendiği topraklardan yine ümitlerin peyderpey tükenmeye başladığı topraklara ayak bastığında onu, Şiraz’ın namı her yere yayılmış üzüm bağları karşılamıştı... Talihten yana umduğuna nail olamayanlar, heva ve heveslerinden yüz bulamayıp Şiraz ve Cabernet şaraplarını kana kana içenler değildi sadece. Münekkit de taze şarabın tesiriyle ekseninden yavaş yavaş çıkacak idi ve meyhanenin köhne duvarlarında yankılanan şu sözler sakinin kulaklarında bir zaman yankılanıp duracaktı. “Ey Horasan’ın yıldızı, Fars’ın ve de Bağdat’ın körpecik dahisi!. Dersin ki hakikat yaşanan şeydir; ötesi yoktur. İnsan yaşadığı sürece gerçektir. En şaşmaz ölçü iman değil, akıl ve sağduyudur. İnsan, aklıyla vardır ve onun için en iyi ölçü, en şaşmaz kılavuz akıldır; biricik gerçeğe ancak akıl yoluyla varılabilir. Ey Horasan yıldızı!.. Öyle kolay değil azizim, gam yüklü dünyanın hakikatlerini görüp de dizelere dökmek.”