Anlatıcı, çocukken hayal gücünün genişliğini yansıtan bir resim çizer: dışarıdan sıradan bir şapka gibi görünen ama aslında bir boğa yılanının fili yutmuş hâli. Bu resmini büyüklerine gösterdiğinde, büyükler yalnızca bir şapka gördüklerini söylerler. Onlara göre, hayal gücü gereksizdir; gerçek olan şeylere yönelmek gerekir. Böylece anlatıcı, hayallerinin anlaşılmadığını hissederek çizmekten vazgeçer ve pilot olmaya karar verir. Çünkü büyükler, ne anlatılmadan bir şeyi anlayabilir ne de anlamaya gönüllüdür. Hep açıklama ister, sorgular ama derinliği kaçırırlar. Zamanla hayal güçlerini kaybetmişlerdir.
Yıllar sonra bir uçak kazası sonucu çölün ortasında, medeniyetten bin mil uzakta yalnız başına kalır anlatıcı. Uyandığında, karşısında gizemli bir çocuk belirir: Küçük Prens. “Lütfen bana bir koyun çizer misin?” der bu çocuk. Anlatıcı şaşırır; çünkü çocukken yargılanıp yalnız bırakıldığı hayal gücünü, bir çocuk hiç sorgulamadan kabul etmişti. Ona bir koyun çizer ama çocuk beğenmez; sonunda bir kutu çizer ve “İçinde senin koyunun var,” der. Küçük Prens sevinçle kabul eder. Çünkü çocuklar, görünmeyeni görür. Hayal eder. Kutunun içindeki koyunu hayal edebilen bir çocuk, büyüklerin dünyasına hâlâ teslim olmamıştır.
Küçük Prens, uzak bir gezegenden —Asteroid B-612’den— gelmiştir. Orada bir gülü vardır; eşsiz olduğunu sandığı, çok sevdiği ama bir yandan da onu anlayamadığı bir gül. Gülünü bir çocuğun kalbiyle sevmiştir, safça. Ama gül kendini beğenmiş, biraz bencil biridir. Bu yüzden Küçük Prens, onu çok sevse de gezegeninden ayrılmaya karar verir. Çünkü gerçek sevgi bazen bırakmayı da gerektirir.
Yolculuğunda birçok gezegen gezer: kendini kral sanan bir adam, sürekli iltifat bekleyen kendini beğenmiş biri, utancını içerek unutan bir sarhoş, yıldızlara sahip olduğunu sanan