"Risale-i Nur, yalnız bir cüz'î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal'ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor, belki bin seneden beri tedarik ve teraküm edilen müfsid âletler ile dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avam-ı mü'minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kırılması ile bozulmağa yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur'an'ın i'cazıyla ve geniş yaralarını Kur'anın ve imanın ilâçları ile tedavi etmeğe çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki; bu zamanda Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın i'caz-ı manevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır."
(Şualar - Risale-i Nur)
Hafız ıslatmak geleneği; Osmanlılardan bize miras kalan çok güzel adetlerimizden biridir.
Rivayetlere göre Osmanlı devleti zamanında hafızlık yapan kişi son sayfasını verdikten sonra hocası üzerine bir bardak su döküp “Gaflet uykusundan uyan ey güzel evladım artık hafız oldun” dermiş
Minik hafızım🌸🥰🧕🏻
Meyvedar bir ağaca inkılâp etmek için kabuğunu terkeden bir çekirdek gibi ben de o baki meyveleri vermek için beka-i dünyeviyenin kabuğunu bırakmaya nefsimi kandırdım.
Sorgu hâkimliğinde "Sen Risale-i Nurun talebesiymişsin” denildi.
Bediüzzaman Said Nursî gibi bir dâhînin şakirdi olmak liyakatini kendimde göremiyorum. Eğer kabul buyururlarsa, iftiharla “Evet, Risale-i Nur şakirdiyim” derim.
Zübeyir Gündüzalp