Derinden sızan yürek yarası, yüreksiz insanlığa tesir etmiyordu. İnsanlık duymazdan geliyor, duysa da ilgilenmiyor, ilgilendiğini söyleyenler de bir iki beyanat ile geçiştiriyordu. Ellerin umursamazlığı çok üzmese de "benden" diye bildikleri niye seyirci kalıyor,bunu anlayamıyorlardı. Soysa aynı soy, kansa aynı kan, dinse aynı dindi. Öyleyse bu aymazlık nedendi? Bu vurdumduymazlık neyin nesiydi? Hani ayağa batan dikenden baş da müteessir olurdu? Ne dikeni? Kan doldu Doğu Türkistan... Hani komşusu açken tok yatan bizden değildi? Ne açlığı? Etleri lime lime edildi Uygur Türkü'nün... Hani Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar bir Türk medeniyeti vardı? Ne Adriyatik'i toprağında toprak ekemez oldu Kaşgar Türkü... Hani nerede bir Türk varsa ilgi alanındaydı? Ne ilgisi Türklüğü elden alındı Türklüğün doğduğu yurtlarda...
"Çare..."diye bir inleme çıktı ağzından:
"Bu dertlere çare.
Kendimizde.
Başka yerde aramayın çareyi.
Bulamazsınız. Bulsanız da duyuramazsınız. Duyursanız bile ulaştırmazlar o çareyi size. Dünya, size sağır,dilsiz. Herkes haklının değil,güçlünün yanında. Bunun adı 'Orman Kanunu'dur. Artık hak, haklının değil güçlünün olmuş..."
Şefkat bulutlarının ağmasını bekledik Rahmet yağmurlarının yağmasını bekledik
Boş yere yarım asır ve hep aynı durakta
Adalet güneşinin doğmasını bekledik...