" Dışarda yağmur yağıyordu. Tren sık sık düdük öttürerek bir yerlere gidiyordu. Uzaaak çok uzak bir yerlere. Amcasının İstanbul'da oturduğunu biliyordu. İstanbul neredeydi? Nasıldı? Amcasının kızı Ayten... İsterse kara, kuru, çirkin olsun. Birlikte ip atlarlar... belki de lastik topu vardı Ayten'in... sonra, birlikte okula giderlerdi Ayten'le herhalde... "
"Şimdi Marki, demir tabanlı, yıpranmış ayakkabılarının içindeki ayaklarına bakıyordu. Bu ayaklar, doyumsuzlukla, arzuyla, içsel bir titreşimle dolu bir bedeni taşıyordu. Solmaya yüz tutmuş ama hâlâ haz, soy, iktidar isteyen bir bedeni. Zihnin saflığını, uykuyu ve huzuru bozan bir bedeni. Kendinin sandığı ve kendi kontrolünde olduğuna inandığı bir bedeni. İşte bu beden büyülenmişti. Ardındaki kadın büyülenmişti ve o da onu büyülemişti. Kadının sevgi dolu, adanmış bakışlarının kendisini nasıl zincirlediğini sırtında hissediyordu. Bu teslimiyetin getirdiği bağımlılıktan korkuyordu, ama yine de o bakışlardan uzak kalma düşüncesi dayanılmaz bir acı veriyordu."
Her insan, içinde farklı kişiliklerin tohumlarını taşır; bunlar, başka başka insanlara ait, henüz filizlenmemiş potansiyel çekirdekler gibidir. İnsan yaşamı, sadece içlerinden birini geliştirir ve o, baskın kişilik haline gelir. Ancak diğerleri de hâlâ içimizde varlıklarını sürdürür.
Olgunlaşmamış, eksik, henüz tam biçim kazanmamış olsalar da yine de oldukça somut ve gerçektirler. Baskın kişilik, herhangi bir nedenle zayıfladığında, içimizdeki diğer kişilikler seslerini duyurmaya başlar. Delilik, kötü güçlerin eline düşme durumu, içsel parçalanmışlık işte buradan kaynaklanır.