Aynı yolu yürümeyenlerin aynı yere ulaşması hem imkânsız hem de gayet tabii görünüyordu gözüme. Bir yandan da zaten kim kiminle aynı yolu yürüyebiliyor ki diye düşünüyordum. Bütün paktlara, ittifaklara, sözlere, mukavelelere, adı konmuş ve konmamış gizli-açık bağlara rağmen, kazanan hep aynı şeydi; her yolun temelde ancak tek başına yürünebilmesi prensibi.
Bir aileyi aile yapan nedir? Büyüseler, yaşlansalar, kavga etseler ve hatta birbirlerinden nefret bile etseler hep yan yana olacaklarını bilmek, değil mi? Bende bu emniyet hissi yoktu. İçinde durduğum hiçbir fotoğrafa ait olmadığımı biliyordum.
Hayat acayipti. Herkesin içinde başka türlü bir ev hayali. Bir çatı, bir yuva, bir sevgili, bir dost, bir ben, hangi kisveye bürünürse bürünsün, içine girip sığınabileceği, orada kendini güvende hissedeceği imkânsız bir huzur telakkisi. İşte o huzurun terkibi kimimiz için en yaşamsal, fiziksel, adı sanı belli bir ihtiyaçken, kimimiz için envanterlerde anılmayacak denli tali, ruhi bir reçeteden ibaretti. Tam da böyle olduğu için bazılarımız ısıtmayı beceremeyen evlerimizi yakıyor, bazılarımız da ısınmayı çoktan geçmiş, hiç değilse donmamak için başımızı sokacak bir dam arıyorduk. Herkesin evden, başka şey anladığını söylerken haklıydı Yakup. O da evini aramış, o da evsiz kalmış! Nerede aradı acaba? Uzaklarda duyamadığı anadilinde mi? Eski bir şarkıda mı, bir hatırada ya da düşte mi? Fakat şimdi onun evsizliğini ve bilhassa kendiminkini düşünmek ağzımda ekşi bir tat bırakıyordu.
Dünya böyle bir yerdi; kendine mahsus bir hayal kuramayanlar, başkasının hayali olma ya da başkasının hayalini gerçek kılma peşindeydi. Bütün hayallerin kırılmak üzere kurulduğunu bilmez gibi.