Büyük Büyük Dalip

Büyük Büyük Dalip
Sa souvraya niende misain ye.
Marangoz Salih kör falan değildi aslında. Sağ gözünün akında mercimek iriliğinde bir kara leke vardı, o kadar. Kimilerine göre böyle bir lekeyle o gözün görmesi olanaksızdı. Hatta Salih’in başını hep sağa doğru eğmesi de sol gözünün görüş alanını genişletmek içindi. Öyle diyorlardı. Kimilerine göre, -az çok okumuş kişilerdi bunlar– leke gözbebeğinde olmadıkça zarar etmezdi. Ama okumuşlara önem veren yoktu; kestirip atıveriyordu kasabalılar: — Adaaam, diyorlardı, — bir kez adı köre çıkmamış mı bunun? Sağ gözü görse de bir, görmese de...
Reklam
— Ah, bu kent yaşamı! Biz aşağılarda boğuluyoruz. Birazcık toprağım olsa durur muydum buralarda? Sonra Mahmut efendiye çıkışırdı: — Satalım, diye tutturdun şu tarlaları. Ne oldu sattık da, ha? Mahmut efendi bilgece gülümseyerek başını iki yana sallardı. Tarlalar satılmasaydı şu içinde oturdukları evi alamazlar, kiradan kurtulamazlardı. Evin evlik yanı yoktu gerçi, kümes gibiydi. Her yıl bir başka yeri onarılmak isterdi. Ama olsun, kendilerinindi ya. Sokakta kalmaktan kurtulmuşlar, bir göz odayı da kiraya vermişlerdi. Hem tarlalar... O tarlalarda çalışmanın, tarlada dökülen alınteri karşılığı kazanılan paranın ne olduğunu iyi bilirdi Mahmut efendi. Bu Kenan’sa hiç tarlada çalışmamıştı. İlkokulu bile kasabada okumuştu. Nereden bilebilirdi? Ama bütün bunları söylemezdi Kenan’a Mahmut efendi. Güler geçerdi yalnızca. Bırakırdı Kenan konuşsun. Hem konuk, hem de okumuş adamdı o. Canı istiyorsa kenti kötüler, kalorifer bacalarına ilenirdi. Bütün bunlar Kenan’ın hakkıydı.
Evde kokularını içine çeke çeke kestaneleri soydu. Bir tanesini anasına verdi, bir tanesini babasına sakladı. Kendi yemedi. Kalanları kardeşine verdi. Çünkü okullar açılmıştı. Okulun ne belâ bir yer olduğunu iyi bilirdi. Bu yüzden okul zamanı kardeşi Hasan’ı elinden geldiğince şımartırdı. Kendisi orta ikiden ayrılmıştı. Ama Hasan’ın okuması gerekiyordu. Anaları öyle istiyordu çünkü. Hasan da anasının sözünden hiç çıkmazdı. Orta ikiden ayrılmayı göze alamazdı. İşte bu yüzden kestane payının hepsini Hasan’a vermişti Nuran. Helva payını da verirdi, hoşaf sevmediğini söylerdi; tek Hasan içsin, içsin de ortaokulu, okulun kül renkli duvarlarını, bir garip, eğri bakan öğretmenleri, memur çocuklarını, onların arasında eski önlükle, eski pabuçlarla, bir türlü kiri, çatlağı giderilemeyen ellerle dolaşmanın acısını unutsun diye.
“Onu sevdiğini biliyorsun, değil mi?” diye sordu Al Sorna’ya sesini yükseltmeden. “Bu yüzden her gece buraya geliyor.” “Alakası bile yok. Kral’ın kız kardeşimin ilgi duyduğu şeylerin sanatsal meselelerle sınırlı kalmasına yönelik almış olduğu bir önlem.” “Bir casus mu?” “Öyleydi. Babası gözden düşünce sanırım pek bir seçeneği kalmadı. Görünüşe göre Malcius zannettiğimden çok Janus’a çekmiş.” “Yine de buraya gelmeye devam etmesine izin verdin öyle mi?” “İyi bir adam, abisi de öyleydi.” “Bir sarhoş ve yalancı.” “Aynı zamanda bir şair ve arada sırada da bir savaşçı. Bir kişi pek çok şey olabilir.”
Things only have the value we give to them. And likewise, actions can be worth whatever we decide them to be worth.
Reklam