"Mesela herhangi bir gün müthiş bir iç sıkıntısı seni boğar. Hayat sana karanlık, manasız gelir. İnsan, biraz evvel senin zırvaladığın gibi felsefeler yapmaya başlar. Hatta yavaş yavaş onu da yapamaz ve canı ağzını açmayı bile istemez. Hiçbir insanın, hiçbir eğlencenin seni canlandırmayacağını sanırsın. Hava sıkıcı ve manasızdır. Ya fazla sıcak, ya fazla soğuk, ya fazla yağmurludur. Gelip geçenler suratına salak salak bakarlar ve on para etmez işlerin peşinde, bir tutam otun arkasından koşan keçiler gibi dilleri bir karış dışarı fırlayarak dolaşırlar. Aklını başına derleyip bu pis ruh haletini tahlil etmek istersin. İnsan ruhunun çözülmez düğümleri bir muamma gibi önüne serilir. Kitaplarda okuduğun depresyon kelimesine bir cankurtaran simidi gibi sarılırsın. Çünkü nedense hepimizde, maddi olsun, manevi olsun, bütün dertlerimize bir isim takmak merakı vardır, bunu yapamazsak büsbütün çılgına döneriz. Mamafih insanlarda bu merak olmasa doktorlar açlıktan ölürlerdi. Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde bocalarken karşına uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa, bir iki lira borç alırsın... İşte ondan sonra mucize başlar. Şiddetli bir rüzgâr ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır deyip uçmuştur. Gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sen de gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kâğıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha
Her milletin tarihinde Çanakkale Zaferi gibi abideler görülmez. Bizde vardır ve bu bütün Doğu'da tektir. Çanakkale Zaferi, çok kolay organize olan, direnebilen, tahammül edebilen ve belirli bir hedef etrafında ısrar eden bir ordu, kumanda heyeti ve toplum olduğumuzu gösterir. Cumhuriyet'i kuran da işte bu mayadır.
Ortaya çöken sessizlikte ihtiyarın gözüne görünen, önünde canlanan neydi, Daughtry bilemiyor, bilebilmeye de çabalamıyordu. Kendi gözlerinin yansıttığı görüntüdeydi aklı. Şu küçük, sefil kulübede yaşayan insan yıkıntısındaki pis, ağır yavanlığın, yokluğun ve çoraklığın capcanlı bir alevle yanmakta olduğunu eski toprak piposuna tıkılacak birkaç kırıntı tütün için yerlere yığılan, salyalar akıtan ve günün birinde kendisinin de üstüne çullanacak olan yılların yaşını yaşamış, hepsinden kötüsü, altı şişe bir yana bir yudum birayı bile ömründe koklamamış bir insan harabesinin nasıl birdenbire kendinden geçtiğini görüyordu.
"Onlardan bir tanesinin ününe yaraşır olup olmadığını bilmem gerek. Bu bana gösterecek...”
“Gösterecek mi?” diye sordu Syl, Kaladin’in önünde ayakta durmakta olan tam boyutlu bir genç kadın görüntüsüne bürünerek. Boyu neredeyse Kaladin kadar uzundu, elbisesi solarak sise dönüşüyordu. “Neyi gösterecek?”
“Şerefin ölüp ölmediğini,” diye fısıldadı Kaladin.
“Öldü,” dedi Syl. “Ama insanların içinde yaşamaya devam ediyor."