Bu kızla yan yana yürürken öyle hafif, öyle harikulade hissediyordu ki kendini Furlong, yüreğinde öyle ferah, yeni, bilinmedik bir sevinç yükseliyordu ki…
…kendisine uzatılan parayı alışı, hiçbir şey yapmadan kızı orada, masada öylece terk edişi ve kızın hırkasının altındaki memelerinden akan süt, bluzunda lekeler bırakan süt, ve Furlong’un tam bir ikiyüzlü gibi, hiçbir şey yokmuş gibi davranıp ayine gidişiydi en kötüsü.
İşin açıkcası son yaptığım toplu kitap alımımın arasında bu kitap yerine yazarın, Uyuyan Peri isimli kitabı vardı. Twitterdaki bir takipçimden aldığım uyarı sayesinde, elimdeki kitaba başlamadan serinin ilki olan bu kitabı buldum ve okudum.
Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen çok iyi iş çıkarmış, bunun hakkını vermem lazım. Doğduğu toprakların panoramasını, konusu farklı denilecek romanına harika bir ustalıkla yerleştirmiş. Zaman zaman ormanın kendine has nemini, zaman zaman da altlarından geçtiğim dalların tenimde bıraktığı izleri hissettim.
Öte yandan, annemi tanımadan, yuvalarda ve yurtlarda büyümüş biri olarak konu beni bir hâyli içine çekti.
Kitapta geçen; “Anne yoksunluk sendromu” cümlesi dikkatimi çeken en önemli cümleydi.
Velhasıl; polisiyeseverlere kesinlikle önerebileceğim bir kitap. Sırada serinin ikinci kitabı, Uyuyan Peri var.
Carlos Ruiz Zafon’la aynı fikirde değilim. O, Marina romanını “en beğendiğim” diye tanımlamış, bana kalırsa ilk romanı olan “Rüzgârın Gölgesi” her yazarın yazmış olmayı dileyeceği bir başyapıt. Okur sınıflandırmasında gençleri işaret eden Zafon, güçlü kalemiyle, Barselona sokaklarından kendi deyimiyle “körlemesine” gizem çıkartmaya çabaladığı bir roman olmuş.
İşin açıkcası; hayal kırıklığına uğradım.