Violaine Huisman’ın otokurmacası arada kaldığım kitaplardan biri oldu. Edebi yönden zayıf, anlatımı hakikaten hiç sevmedim. Öte yandan duygusal açıdan çok etkilendim ve pek çok otokurmacanın aksine çok yönlü yaklaşımını beğendim.
Üç bölümden oluşuyor kitap: İlk bölümde yazar genç bir kız olduğu döneme yoğunlaşarak annesini ve annesiyle ilişkisini anlatıyor. Oldukça travmatik bir ilişki bu ve az çok hepimizin yaşadığı, aşina olduğu, sıradan travmalar değil bunlar, oldukça uç noktalarda hayatlar onlarınki. Şizofren, manik depresif, mitoman, kleptoman, alkolik ve histerik bir annenin yazara ve ablasına psikolojik ve fiziksel şiddet uygulaması olarak özetlenebilir kabaca. Dolayısıyla okurken bir yandan midenize yumruk yemişçesine sarsılıyorsunuz ama diğer yandan anlatım öyle düz, öyle dümdüz ki üçüncü sayfa haberinin detaylarını okuyormuşsunuz hissi var, yani yaşananlar ne kadar ağır olursa olsun bunların liste gibi anlatımı değil iyi otokurmaca, diye düşünmeden edemedim. İkinci bölümde ise doğumundan ilk bölümdeki döneme kadar annesinin yaşantısını anlatıyor Huisman. Burada duygusal olarak savruluveriyorsunuz birden çünkü ilk bölümde nefret ettiğiniz anneye üzülürken buluyorsunuz kendinizi. Hak vermek ya da aklamak değil tabii ki ama onun neden ve nasıl öyle bir insan haline geldiğini görüyor ve anlıyorsunuz. Üçüncü bölümde ise annesiyle vedalaşıyor yazar; onun ölümünün ardından yaşadıkları ve hissettiklerinden bahsediyor kısaca. Her şeye rağmen annesine olan bağı da etkileyici ve düşündürücü.
Kitaptan etkilenmemin iki ana nedeni var: Birincisi, dediğim gibi nefret edilesi bir annenin penceresinden de yaşananları anlatması. Çünkü bence edebiyatın bize kazandırdığı en mühim şeylerden biri de empati, hele de anlaşılması zor karakterlerle empati kurdurabilmesi, onları