Her yanımız ekranlarla çevrili. Evde, işte, sokakta, otomobilde, uçakta, her yerde değişik biçimlerde ekranlarla yüz yüzeyiz. Kitap, sohbet, hakiki hayat güme gidiyor diye sızlanıyoruz ama sanal dünyadan da kopmaya hiç niyetimiz yok. Bakmayın sızlanıp durduğumuza teknomedyatik dünyadan epey memnun olmalıyız ki, her geçen gün bu denizin diplerine doğru yol alıyoruz. Sanallık artık en birinci gerçekliğimiz olmak üzere. Trenin, otomobilin, uçağın hayatımıza ilk girdikleri zamanlardaki gibi tepkiler veriyoruz, enformasyon teknolojilerindeki devasa gelişmeler, en açık olanlarımızda bile yenilik korkusuna yol açıyor. Yarın bu korkularımıza gülüp geçecek ya da bu hâllerimizi unutup gideceğiz. Keşke korkmak yerine yaşadıklarımız üzerine kafa yorsak, şimdiki yeniliklerin öncekilerden çok farklı olduğunu anlayabilseydik. Bu değişim üzerine kafa yormazsak, öyle çok savrulabilir ve düştüğümüz yerler öyle farklı olabilir ki...
Nereye gideceğimizi, nasıl düşüneceğimizi, hatta neler hissedeceğimizi teknomedyatik dünyanın yöneticileri belir liyor; piyasaya hangi kapasitede bir bilişim aygıtı sürerlerse bizim zavallı sistemimiz kendisini o aygıta göre ayarlamaya çalışıyor. Ardından ilişkilerimiz ona göre formatlanıyor. Geleneksel dünyada nasıl ruhumuzu tabiat, yüz yüze etkileşim, fiziksel ve manevi güce dayalı insan ilişkileri şekillendiriyorsa, şimdi teknomedyatik dünya, bırakın bunları şekillendirmeyi bizatihi bizim tabiatımız olmuş vaziyette.
| Erol Göka, İnternet Ve Psikolojimiz, Kapı Yayınları, 1. Basım: Nisan 2017, syf: 65.