Teknoloji, dünya hayatını kolaylaştırmakla kalmayıp, tadını da değiştiriyor. Nasıl gübrelenmiş, hormonlanmış bir meyvenin hakiki usaresi, bir müdahalenin sonucunda değişikliğe uğruyorsa, modern medyanın her türü de telgraf, telefon, gazete, dergi, kitap, fotoğraf, film, televizyon, bilgisayar gibi araçlara sanal bir boyut ekleyerek yüz yüze, dolaysız iletişimi bozuyor. O denli bozuyor ki, insanlar artık modern medyatik iletişimi, gerçek iletişim sanıyor. Tıpkı tarımsal modernleşmenin yediklerimizin tadını değiştirmesi gibi teknomedyatik dünya, tüm ömrümüz boyunca gördüklerimizin, duyduklarımızın tadını değiştiriyor. Duyularımız, algılarımız, teknolojinin suni-sanal dünyasının prizmasından yansıyanlara göre yeniden biçimleniyor.
Bununla kalmıyor, medya, bizatihi hakikat tasavvurlarımıza da karışıyor, etkiliyor, hatta onları karıştırıyor. Sunilik ve sanallık, otantik insan varoluşu üzerinde en büyük değişimi, (isteyen bunu "zararı" diye de okuyabilir) kavramların aracılık ettiği düşünce ve gerçeklik bağını haddinden fazla zayıflatarak yapıyor. Kavramlar, etkilerini giderek yitiriyor, imaj ve fantezi öne çıkıyor. Bir nevi "felsefesizleşme" bu...
Tüm bunlar nedeniyle artık "iyi hayat" sorunuyla ilgilenmiyoruz. Kendimizi, kaderimizi mühendislerin eline bırakmış durumdayız. Yaşantımızdan çıkardığımız sezgisel, pratik bilgilerin değerini bilmiyoruz. "Hikmet", "irfan" gibi kelimelerin anlamlarının yanından bile geçmiyor zihnimiz. Felsefi sorgulamadan ve hayat bilgisinden ödümüz kopuyor. En çok bilimsel bilgiye inanıyoruz, lakin en nihayetinde manevi bir varlığız, inançsız da yapamıyoruz. Geleneksel dinî inançlar zayıflamakla birlikte birçoğumuzun yaşamlarına yön vermeye devam ediyor. Sanıyorum, hızla değişen bu dünyada kaymadan ayakta durma ihtiyacından olsa gerek,