Osmanlı, Hint denizlerine kadar sarkmış, Aden'e Yemen'e gidip dayanmışsa, bu fütûhat ve istîlâsında fethettiği ülkelerin halkına: "Malını mülkünü keyfince kullan, hukukta, içtimâî³ geleneklerinde, bildiğince hareket et!" demiş olmasının başlıca, hattâ tek sebebinin adâlet ve nizam şuûru olduğunu kabul etmek gerek.
Müslüman unsurlarda ise, devletle ilhak edilen ülkeler arasındaki pekiştirici sebep Kur'ân'dır. Öyle ki aradaki birlik ve beraberliği sağlayan, hep bu, vahye dayalı ilâhî nizamnâme idi. Bu yüzden müslüman unsur, İslâm'ın ağı içinde birleşmiştir.
Gayrimüslim unsurlara gelince, hâkim devlet olan Osmanlı, gene Kur'ân-ı Kerîm'e dayanmış: "Senin dînin sana, benimki bana!" diyecek bir âlemşümul emre göre kurup geliştirdiği siyaseti ile, medenî ve insânî patronajı olarak, üç kıtaya kol atmış ülkesinde huzur ve adâletin bekçiliğini yapmıştır. Ama ne çâre ki bu medenî ve insânî idareciliğini dünya milletlerine ne anlatabilmiş ne de duyurabilmiştir.
Hele, gayrimüslim dünya, Türk'ün o sıcak politikasını, görse de görmemeyi âdeta bir îman borcu sayarak, bunu kilisesinde, mekteplerinde, cemiyet hayâtında ve politikasında gerek münevverin gerek halkın hattâ çoluğun çocuğun zihnine çivi çakarcasına yerleştirip sökülmez hâle getirmiştir.
| Sâmiha Ayverdi, Arkamızda Dönen Dolaplar, Kubbealtı Neşriyâtı, 3. Baskı 2020 (Kasım), s. 40.