Harputlu

Tanzîmat zihniyeti, Şarklılığı hor görüp, bir kaftan gibi içinden sıyrılırken, koşa koşa kucağına atıldığı Garp, bu îlân-ı aşkın cevabını Meşrûtiyet devrine kadar vermemiş, oyalamış, şimdi de o beklenen cevabı verirken: Seni istemiyorum.. diye nezâketle reddetmek kibarlığına dahi tenezzül etmeden: Sana ölüm! deyip işin içinden çıkıvermişti. Acaba bizi Şarklı olmaktan utandıran neydi? Garplı olmaktan ise ne bekliyorduk? Garba kollarımızı açıp, bin yıllık köklerimizi söktüren: Sendenim, senden olmak için bütün târihî değer ve fazîletlerimden soyunuyorum.. dedirten kimdi? Bâri bunu olsun bilseydik.. Bizi biz olmaktan çıkarıp boyu boyumuza, huyu huyumuza uymayan bir iğreti kaftanın içine hangi sapık zihniyet sokmuştu? İdrâkimizin gözleri âmâ mı olmuştu ki, maddeleşip, sanâyîleşememek ve tefekkür sâhasında da yaya kalarak, dünya yarışında derece alamayacak kadar puan kaybedişimizin sebeplerini Şarklı olmaklığımıza bağlamıştık? Artık gün gibi âşikâr olan hakîkat, münevverin cehâlet ve gafleti idi. Asıl tehlike de buydu. Zîra büyük kütleyi idâre eden o bir avuç insan, asırlardan beri devam eden bu gerilemenin, Şark'ın, fazlını ve fazîletini unutup, bir vakitler yeryüzüne ilmin ışığını ve tekniğin imkânlarını vermiş olan o zinde ve dinamik rûhu aktif planda körletmiş olmamızdan ileri geldiğini söylemiyordu. Söyleyemezdi de; çünkü kendi de bilmiyordu. Onuncu ve on birinci asırlarda gelişen Türk istîlâları, dünyânın rûhânî ve mânevî muvâzenesi için en sözü geçkin otorite olan İslâmiyet'in müdâfaa ve muhâfazasını üstüne alırken, dünya görüşünü de kendi bünyesi içinde temsil mes'ûliyetine sahip çıkarak, asırlar boyu yeryüzüne örnek bir medeniyet zirvesinden kumanda etmişti. Türkler o zaman da Şarklı idi. Hem de hakîkî Şarklı. Aynı tarihlerde ise Garp, cehaletin, geriliğin,
Sayfa 132 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Muhârebe senelerinde jandarma kıyafetlerinde alışılmamış bir değişiklik olmuştu. Çocukların bile dikkatinden kaçmayan bu kıyafet, yaka ve kollarında kırmızı şeritler olan fitilli kahverengi kadifeden bir acâyip üniforma idi. Sonradan öğrendik ki Ermeniler yine bir ihtilal tertiplemişler ve birbirlerini tanıyıp öldürmemeleri için, bu müşterek kıyafeti hazırlamışlar. Ne ki teşebbüs, vukûundan evvel meydana çıkarıldığından, sâhipsiz kalan elbiseler de jandarmalara verilmiş. Babam bu haberi getirdiği zaman "1311 (1895) Ermeni İhtilâli"nde kendisinin Ermeni kurşunlarından nasıl kıl payı kurtulduğunu hepimiz biliyorduk. Şöyle ki ihtilâlin hızını kaybeder gibi olduğu günlerden bir gün, babam Galata sokaklarında devriye gezerken, altındaki kendisi gibi uykusuz ve yorgun beygirin, hayvanlardaki o altıncı hissin sezişiyle şahlanması, bir Ermeni evinden babamı nişan alan kurşunun hedefe ulaşamayıp kulağının yanından geçerek kurtulmasına yol açmıştı. | Sâmiha Ayverdi, Bir Dünyâdan Bir Dünyâya, Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000, s. 127.
Sayfa 127 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu
Âsûde ve sâkin geçmekte olan 1914 yazının sonlarına doğru, acemi satranç oyuncuları gibi, milletin hâline ve geleceğine keyiflerince yer değiştirten İttihatçılar, sanki memleketi iskelete çevirmek şerefini kaybetmekten korkan hesapsız ve hovardaca bir el çabukluğu ile, Osmanlı Devleti'ni Birinci Cihan Harbi'ne soktular. Ne yazık ki bu basîretsiz ve bilgisiz satranççılar, memleket mukadderâtı üstünde oynayan ellerine kumanda verenin kendi beyinleri olmadığını bilmedikten başka, bunun kime ait olduğunu farkedemeyecek kadar da taş-toprak şuûru içinde bulunuyorlardı. Artık 1914 Harbi'nin ateşten dili dünyayı alazlamaya başlamıştı. Göz açıp kapayıncaya kadar, kendini bu kan ve ateş ummânı içinde bulan memleketin bütün hudutları, cephe hâline gelmiş bulunuyordu. Her başlangıcın bir sonu olduğu gibi, bu muhârebenin de elbet bir nihâyeti olacaktı. Fakat ne yazık ki, Osmanlı Devleti kadar, hiç bir devlet, bu harpten zararlı çıkma-yacaktı. Birbirinin boğazına sarılmış hemen bütün milletler, kendi çıkarları için çarpışırken, yalnız Türkler, Cermen menfaatleri adına, evvelâ kanlarını, canlarını ve nihâyet altı asırlık imparatorluklarını fedâ edeceklerdi. Türk târihi bundan daha gözü kapalı ve bilgisizce kabul edilmiş bir muhârebe kaydetmemişti. Netîce îtibâriyle 1914 Harbi, Türkler için bir münevver kıranı da olacaktı. Galiçya, Çanakkale, Kafkasya, Sûriye, Filistin ve Irak cepheleri hep kan içen birer vampir idiler. İlk ağızda: Ya gāzî olsam, ya şehit... dileğinin mânevî sarhoşu, aşçımız Süleyman Ağa'nın Filistin cephesinden şehâdet haberi geldi. Ama memleket henüz "Süleyman Ağalar" devrini yaşıyordu. Vatan ve îman için, ölüme yarışla atılan insanlar devri... Yüzbaşı, azık torbası sırtında köyünden kıt'asına gelen genç nefere hayretle soruyor: -Oğlum adın ne? -Hasan,
Sayfa 119 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu
Yahudi, târih boyunca zaptetmek istediği kaleleri, zıt kuvvetleri birbirine karşı kullanmak, birlik ve berâberlik maskesi altında ikilik ve fesat çıkarmak, târihin, dînin, an'anenin, cemiyetin ve âilenin buhrâna kaymasını, böylece de millî temellerin sarsılmasını ve küçük düşmesini planlamakla saçını ağartmış olan kafadır. Tezgâhını kurduğu her yerde soy, kök ve millî iftiharlar, memleketin öz evlatlarına tepelettirilir ve onlardan utandırılır. Utanmamakta direnenler ise alay mevzûu hâline getirilir; câhil, geri ve mutaassıp kütleler olarak kitap, gazete ve her çeşit vâsıta ile teşhir edilir. Yahudi, zâten asırlardır iktisâdî ve ticârî bir dünya hegemonyası kurmuş bulunuyor. Artık onun peşine düştüğü ihtiras, "Allah'ın seçilmiş kavmi"ne bir cihan saltanatı yolunu açmak ve beşeriyeti Tevrat kadrosu içine almaktır. Türk milletinin, gerek haçlı, gerek siyonist düşmanları, gerek şimal komşusunun taş devri rejimi, el birliği ile, evvelâ millî îmânına hücum edip onu, bir istikrar müessesesi olan bu hayat ve bekā gücünden boşaltmak, sonra da o boşalmış sâhaya kendi menfaat ve ideolojilerine sempati gösterecek sentetik bir îman taslağı ile kendi saflarına kazanmak yoluna gitmişlerdir. Ne çâre ki Rönesans ve Reformdan beri Avrupa'nın siyasî ve iktisâdî kaderini elinde tutan, Amerika'yı ise baştan başa avucu içine almış bulunan yine odur. Netîce şuna dayanıyor ki, hangi asırda olursa olsun, demek ki insanların bilerek bilmeyerek bir merkeze tâbî olmaları, onların fıtrî ve tabiî ihtiyacı bulunuyor. Yeryüzünde teokratik idâreler tasfiye olundukça, bunların yerini, tek ırkın menfaati adına girişilmiş bu meçhul, bu esrarlı ve majisyen saltanatın alması da, sahte de olsa, gene aynı beşerî zaafın bir nevî tatmin arayışından ibâret. | Sâmiha Ayverdi, Bir Dünyâdan Bir Dünyâya,
Sayfa 115 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu
Yahudi, târih boyunca zaptetmek istediği kaleleri, zıt kuvvetleri birbirine karşı kullanmak, birlik ve berâberlik maskesi altında ikilik ve fesat çıkarmak, târihin, dînin, an'anenin, cemiyetin ve âilenin buhrâna kaymasını, böylece de millî temellerin sarsılmasını ve küçük düşmesini planlamakla saçını ağartmış olan kafadır. | Sâmiha Ayverdi, Bir Dünyâdan Bir Dünyâya, Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000, s. 114.
Sayfa 114 - Kubbealtı Neşriyatı, 2. Baskı: İstanbul - Eylül 2000·Kitabı okudu