Şöyle iki kelam da ben edeceğim.
Hamnet’i okurken insan farkında olmadan sinema diliyle düşünmeye başlıyor. Çünkü roman, yalnızca bir hikâye anlatmaz; neye bakmamıza izin verildiğini ve neyin kadraj dışında bırakıldığını sorgular. Büyük sanatçıların eserleriyle ilgilenirken genelde onu mümkün kılan fedakârlıkları, acıyı, vazgeçişleri ve geride bıraktığı izleri düşünmeyiz. Sanki Shakespeare bir gün oturmuş ve Hamlet’i yaratmış gibi gelir. Sanatın kaynağı bazen sanatın ihtişamının altında silikleşir. Temsili daha can alıcı ve kalıcıdır. O’Farrell tam da burada durur ve kaynağının doğduğu yeri hiç düşünmediğimiz, hiç bakmadığımız bir yerden ele alır. Roman da bu fikir etrafında şekillenir.
Hikâyenin merkezinde bir ölüm vardır: Shakespeare’in oğlu Hamnet ölür. Ama bu ölüm tarihte neredeyse iz bırakmaz. Buna karşılık Hamlet yaşar. Sahnelerde, kitaplarda, hafızalarda. Oysa Hamlet bir kurgudur; Hamnet ise gerçektir. Roman tam da bu karşıtlığın üzerine kuruludur: Gerçek olanın unutulması, temsilin ölümsüzleşmesi.
Hamnet’te yas, dönüştürülen ve yaşanılan olarak iki farklı açıdan ele alınır ve romanın gücü, iki yön arasındaki boşlukta okuru düşündürmesinde yatar.
Dönüştürülen yas yeterince yaşanmış mıdır? Yeterli, tatmin edici yas diye bir şey var mıdır? Yas anlam kazanmalı mıdır? Yası anlamlı bir yere koyduğumuzda onunla mücadele mi etmiş oluruz? Yoksa sanat bir tür vazgeçiş midir, yoksa kaçış mıdır? Tutkumuz gerçek bağların ötesinde midir? Hamnet bir babanın yası olmak yerine kamu için sanat hâline geldiğinde mi ölür, yoksa ancak o zaman mı yaşar? Peki ya Shakespeare için sanat bir çıkış yoluysa, Hamnet’ten sonra geride kalan çocuklar için bu, baba boşluğuna ne yapar? Peki ya bir babanın boşluğu hangi sanatla temsil edilir? Yas biyolojik bir fark mı, yoksa toplumsal bir