Unutmamak gerekir ki hatıralarımız, düşlerimiz ve hırslarımız nesnelerin değil bizim içimizdedir. Biz sahip olduğumuz şey değiliz, biz yaptığımız şeyiz, biz düşündüğümüz şeyiz ve sevdiğimiz kişiyiz.
Sevmediğimiz geçmiş zamanları, sonuca ulaşamamış çabaları ve gerçekleşmemiş hayalleri ortadan kaldırarak yeni (ve hakiki) olasılıklara yer açarız. Arzu nesneleri, hayatlarımızın sahte versiyonunun destekçileridir; kendi gerçek benimizi ve potansiyelimizin tamamını gerçekleştirmemizi sağlayacak zamana, enerjiye ve alana sahip olmak için bu yığını temizlemek gerekir.
Kabul etmekte gönülsüz olabiliriz ama muhtemelen sahip olduklarımızın çoğunu belli bir imgeyi yansıtmak için almışızdır.
Arabaları ele alalım örneğin. A noktasından B noktasına ulaşım ihtiyacımızı basit bir otomobille kolayca tatmin edebiliriz. Peki o halde neden lüks bir otomobil için iki, hatta üç katını ödüyoruz?
Çünkü otomobil üreticileri, otomobillerin, kendimizin, kişiliğimizin ve kurumsal dünyadaki ya da toplumsal hiyerarşideki yerimizin yansıması olduğuna bizi ikna etmeleri için reklam ajanslarına çuvalla para ödüyorlar.
Bir insan, kısa bir zaman için de olsa, ruhu neyin yücelttiğini bir kez anladıktan sonra, kendisini bencilliğe, küçüklüklere, önemsiz aksilikler yüzünden üzüntüye kaptırmaz ve alınyazısından korkmaz. Ruhen yücelme yeteneği bulunan, evrenin her köşesinden esecek rüzgârlara zihninin pencerelerini açık tutar. Kendisini, hayatı ve dünyayı elinden geldiği kadar doğru bir biçimde görür; insan ömrünün kısalığını anlar ve her insanın aklını bilinen evrendeki değerler üzerinde topladığının da farkındadır. Bundan başka, zihni dünyaya ayna tutanın, bir bakıma dünya kadar büyük olacağını da bilir. Koşulların kölesi olanları saran korkulardan sıyrılmış olmaktan büyük bir haz duyar ve dış hayatının çalkantıları ortasında, benliğinin derinlikleri mutlu bir insan olarak kalır.