Hiçbir şey tek başına iyi ya da kötü değildir. Onu tanımlayan şey sizin bakış açınızdır. Bizi mutlu eden şey bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varmaktır.
Mekke’nin çoğunluğunun ama özellikle ilk inen ayet ve
sûrelerin yüksek edebi değere haiz olduğu mu yalan?
Varaka ölünce vahyin inişinin de fetrete girdiği mi yalan?
Varaka’nın ölümünden sonra inen ayetlerin edebi değerinde düşüş olduğu mu yalan?
Hatice hayatta ve etkili iken Kur’an mesajının sosyal içerikli, yardımlaşmayı esas alan, inançlara karışmayan daha
naif ayetlerken, Hatice’nin etkisinin kaybolması ve ölümünden sonra inen ayetlerin çatışmacı, kavgacı, sadece inançlarla
ve putlarla uğraşan hatta bir süre sonra da savaş, ganimet,
derin ayrılıkları besleyici, katı ve kuralcı bir dile dönüştüğü
mü yalan?
Hatice’den sonraki süreçte Muhammed’in Ebu Bekir ve
Ömer’in tesirinde olduğu mu yalan?
Hatice, Varaka ve Zeyd’in arasında, ticari yolculuklarında
karşılaştığı farklı dinlerden insanlar ve Mekke’deki Hristiyan
kölelerle sohbetlerinin tesiriyle Muhammed ruhen ve zihnen
tek Tanrı ile yakınlaştı. Hatice ile birlikte veya yalnız başına
mağaralarda çekildiği uzletler onunla Allah arasındaki mesafeyi ortadan kaldırdı. Uzlette hafif bir uykuda iken Allah
ona meleği aracılığı ile sesleniverdi. Hatice onu buna hazırlı-
yordu, onun övülen kişi olmasını şiddetle arzuluyordu ama
Muhammed’in buna inancı Hatice kadar değildi. Kendisine
peygamberlik verileceğini hele de bunun bu kadar net bir
görü ve sesle olacağını hiç ummuyordu. Şoka girdi. Örtülere
büründü. İçine kapandı. Bunalım geçirdi. Kendini dağlara
vurdu, intihar etmek istedi. Görüler ve sesler gerçek miydi,
onunla temas kuran gerçekten Allah mıydı? Yoksa ona musallat olan bir cin miydi? Şeytanin aldatması altında mıydı?
Hiç emin olamadı. Onu bu bunalımdan gene Hatice kurtardı.
Ona güven verdi. Kendisine gelenin Allah’ın ruhu olduğuna, melek olduğuna o inandırdı. Muhammet inanmıyorken
o inaniyordu onun Peygamber olduğunad. Varaka ile birlikte
Muhammed’e de inandırdılar.
tarihen dogru olmayan ya da
doğruluğuna dair bir kanıtın olmadığı olayların tarihsel hakikatler gibi anlatılması, o günün evren ve doğa anlayışına
uygun, bilimle çelişen bilgilerin birer hakikat gibi sunulması,
mesajı esas alarak Arapların seviyesine göre bir hitap yönteminin seçilmesinden değil, mesajı sunan Peygamberin bilgi
ve algı seviyesinin bu kadar olmasından kaynaklanmaktadır.
Mesele tamamen kitabın yazarının bir insan olması.
O insan nazarında din de, bilim de, hakikat de, fizik de,
kozmoloji de, anatomi de aynı şey. Din dili bilim dili diye bir
ayırım yok onun zihninde. Kendi çağının bilgi, algı ve zihniyet sınırları içinde Allah merkezli bir bakışla doğayı da, dünyayı da, evreni de, insanı da, yeri de, göğü de, toplumu da
yorumlamaya çalışıyor. Kendi zamanının sınırlarının dışına
çıkamıyor. Çıkması mümkün değil zaten. Bunları da hakikatin mutlak ifadesi zannediyor