Kuyucaklı Yusuf Üzerine ;
Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf romanı, sade diliyle ama derin ruh yapısıyla insanın içini sarsan bir hikâye. Benim için bu roman, sadece bir karakterin hayatını değil, bir milletin içindeki kırık çocukların, öfkesini bastıran gençlerin ve susturulmuş adalet arayışlarının hikâyesiydi.
Yusuf’u ilk gördüğümde gözümde masum, saf ama içinde biriken sessiz bir öfke gördüm. Haklıydı. Yaşadığı travmalar, sevgisizlik, toplumun çarpık düzeni onun bu öfkesini haklı kılıyordu. Ama ne yazık ki bildiklerinin ve hissettiklerinin üstüne tam olarak gidemedi. Hep bastırdı, sabretti, içinde tuttu. Ta ki dayanamayacağı noktaya gelene kadar.
En büyük hatasıysa, sonlara doğru içine sindiremediği o “görevi” kabul etmesi oldu. O son hamle, onun iradesini kıran en büyük sınavdı. Kabul etmemeliydi. Bile bile yutkunmamalıydı. O Yusuf, o noktada kaybetti bence.
Ben Yusuf’un, ilk kaçış denemesinde kalmasını isterdim. Hiçbir kimseden bir şey beklemeden, kimseye eyvallah demeden, yalnız da olsa kendi ayakları üzerinde yürüyen bir adam olmasını dilerdim.
Ama olmadı.
Bu roman bana şunu tekrar hatırlattı:
Hayatta bazen haklı olmak yetmez, cesaretle arkasında durmak gerekir. Yoksa öfke, içeride birikir birikir ve sonunda seni de, sevdiklerini de yakar.
Yusuf’un hikâyesi bitti. Ama içimizdeki Yusuf hâlâ susuyor, hâlâ direniyor, hâlâ kaçmak istiyor.