Ben istemeyi beceremeyen bir insanım... Susuzluktan ölse, kimseden bir tas su isteyemeyen türden yani...
Dua etmeyi bile pek beceremem... O, toplu dualarda edilen, uzun uzun sürüp giden istenilenler listesi benim hiç aklıma gelmez mesela dua ederken...
Allah'tan isterken bile çekingenim... Huzurunda sürekli isteyen bir kul olarak bulunmaktan çekiniyorum; daha çok, şükür etmek için geçiyorum karşısına...
İsteme kısmında ise dilim sadece, "Beni kimseye muhtaç etme, Yarabbim... Senden başkasına el açtırma, senden başkasından istetme..." demeye dönüyor...
Fazlasını beceremiyorum... Utanıyorum...
Baktığımda, zaten o kadar çok şey vermiş ki...
Hal böyleyken, ben kalkıp da, türbeden, yatırdan, efendiden, şeyhten, ağadan, paşadan, bilmem neden, bişey istemem...
Mümkün olduğunca, en uzak ücra köşelerdeki, bucaklardaki türbe ve yatırları ziyaret ederim, etmek isterim... O mekanda el açarım, birşeyler mırıldanırım...
Ben mezarlıkları da ziyaret ederim... Eski, unutulmaya yüz tutmuş, artık hatırlanmadığı gün gibi âşikar taşlara hüzünle bakarım, yalnız kalmış mezar ehlini seyreder, içimde birşeylerin ölmemesini sağlarım...
İnsanlık gibi... vefa gibi... merhamet gibi... günah, sevap, hatır, gönül, hak, gibi... Ansızın orada olabileceğimizi hatırlamak, bilmek ve kendime çeki düzen vermek, gibi...
Türbe ve yatırların da bu yüzden yanlarından geçip gidemem...
Bazen bir dağ başında... bazen bir meranın ortasında... bazen bir yol kenarındaki yalnız kalmışlıklarına, onları oraya getiren sebeplere, bir zamanlar kimleri, kimleri varken, şimdi orada belki de yüzyıllarca kimsesiz kalmışlıklarına, dalar giderim...
Allah'ı bir kez daha hatırlar, kendim için çok fazla birşey isteyemem de, orada yatan için rahmet dilerim;
Kendim için de, hayırlı bir son dilerim...
(Şeyh Ahmet Türbesi,