Her yol bir yerde bitiyordu. En zorunun bile sonu vardı. Tek yapmamız gereken yoldan ayrılmadan, engellere aldırmadan yürümek ve yolun keyfini çıkarmaktı. Yol boyu atılan her adım varmanın hazzını arttırıyordu. Yolun sonunda, yaşanan tüm kötü şeyler birer hikayeye dönüşüyordu.
Kişi sabit kaldıkça nemrut bir kayaya dönüşüyor ve kendi depremini yaşayana kadar özgürleşemiyordu. Sabit kalmak da insanı mutsuz ediyordu. Su gibi akıp gittikçe insan mutlu oluyordu. Galiba seyahat de insanın suya dönüşme süreciydi.
Yarın ne olacağıma dair kimin fikri vardı ki ? Bu kadar büyük bir belirsizlik içinde hayatında en çok arzu ettiğin şeyi ertelemek nasıl bir cahil cesaretiydi ?
Aslında Batı için mesele olan şey, geri kalmış diye baktığı ülkelerin derdine derman olmak değil, fakat mevcut sömürü düzeninin sürdürülme imkanlarını “bilimsel bir tabana” oturtma endişesi ve gayretidir. Nitekim “kalkınma iktisadı” adı verilen varsayımlar en başta, “geri” dediği ülkelerin onulmaz bir kısır döngü içinde bulunduklarını ispat etmekle konuya girerler. Binlerce sayfalık incelemelerinin, araştırmalarının hiçbir satırında bu ülkenin çocuklarına ümit verebilecek bir tek satıra bile rastlayamazsınız.