Her şeyi en iyiyi hedefleyerek yapan doğa, daha baştan
bunu böyle kurmuştur. Ona [insana] ilk anda sadece hayatının
korunması için gerekli olan arzularla bunları
tatmin için yeterli olan yetileri verir. Bütün diğerlerini,
ihtiyaç ortaya çıktığında geliştirilmek üzere, sanki yedek
olarak ruhunda depolamıştır. İşte ancak bu ilkel durumda
arzuyla gücün dengesine rastlanır ve insan mutsuz
olmaz. Bu kuvve halindeki yetiler eyleme geçer geçmez,
hepsinin en eylemcisi olan imgelem uyanır ve onların önüne
geçer. Bizim için gerek iyi gerek kötü yönde olabilirliklerin
ölçüsünü genişleten ve dolayısıyla, tatmin etme
umuduyla, arzuları uyandırıp besleyen imgelemdir. Fakat
başta el altında görünen şey, izlenemeyecek kadar
Hızla kaçıp gider... Böylece insan sürecin sonuna varamadan
bitkin düşer; arzularımızı tatminde ne kadar kazançlı
çıkarsak, mutluluk da bizden o kadar uzaklaşır.
Tam tersine, insan doğal durumuna ne kadar yakın kalırsa,
yetileriyle arzuları arasındaki fark da o kadar küçük kalır,
dolayısıyla da kendisi de mutlu olmaktan o ölçüde az
uzaklaşmış olur... Gerçek dünyanın sınırları vardır, hayali
dünya ise sonsuzdur; birini genişletemeyince öbürünü
daraltırız, zira bizi mutsuz eden bütün sıkıntılar
sadece onların arasındaki farktan doğar.»