Sanatlarında tabiattan ne kadar kaçıyorlarsa, yaşadıkları mekanlarda tabiata o kadar yakın olmayı tercih eden Müslümanların kurdukları bahçelerde de tabiata mümkün olduğu kadar az müdahale edilmiştir. Dış dünyaya belli ölçüde kapalı tutulan evlerin avluları ve bahçeleri, ağaçlar, çiçekler, çeşmeler ve havuzlarla, aile mahremiyetinin bir parçası halindedir. Tabiatla çatışmak, tahrip etmek, dengelerine müdahaleye kalkışmak, Müslümanlara onun kutsiyetini ihlal etmek gibi görünüyordu. Tabiattaki ilahiliğin sürekli, kendilerinin ise süreksiz olduklarını biliyorlardı.
Biri ham, biri işlenmiş iki taş kütlesini yan yana koyun; işlenmiş taş, sanatçının damgasını taşımaktadır, yani bir tanrıça yahut insan olmuştur. Artık bir sureti olduğu için güzeldir. Öyle olmasaydı işlenmemiş taşın da güzel olması gerekirdi. Önce sanatçının düşüncesi olarak var olan güzellik taşa geçmiş, böylece sanat eseri doğmuştur.
İşte, ömrünüz boyunca hep dayandığınızı sandığınız demir parmaklıkların aslında hiç var olmadığını keşfetmek, o zamana kadarki tüm inancınızın sarsıldığı andır. Biri, üzerinde durduğunuz zemini ayaklarınızın altından çekip almış gibidir. Bir anda zeminsiz bulursunuz kendinizi. Afallarsınız. Belki bir an kabul etmek istemezsiniz. Ama sonra o boşluktan, kendi zemininizi inşa edersiniz. Yeniden, ama dipdiri, doğarsınız.