Kitabı biraz sindirdikten sonra iyiki okudum diyorum. Okurken biraz zorlandım, akıcı değildi ama kitabın ana teması ve aldığım derin his nefisti. İnsanların tatlı tatlı delirken bu deliliğe sahip çıkması yada ondan kurtulması arasındaki savaşı sağlamdı. Hangi tarafta kalacağın senin mi? Yoksa çevrenin seçimimi ? Delilik aslında normal mi? İnsanın kendinden ve çevresinden en iyi intikam alma şekli intihar değilde delilik mi? Delilik bu b*ktan dünyaya katlanmak için iyi bir yol mu? Yada hayat herşeye rağmen iyi bir şekilde yaşamaya değer mi ? Okurken çok fazla soru sorup yanıtlama fırsatı bulduğum bir kitap oldu bu yüzden sevdim. Bu arada zamanın yeni yeni atlatılmış yahudi düşmanlığıyla ilgili verdiği mesajlarda yerindeydi. Bu mevzu çokça işlenip kimisini baymış olsa bile dünya var olduğundan beri çeşitli milletlerin birbirini bu şekilde bazen farkında bile olmadan yaraladığını görebiliyoruz. Dünya bunu aşmış değil. Irkçılığa uğramış bir insanın, küçük bir çocuğun aldığı hasarı görmek iç acıtıcı. Ve son olarak kitabın ismide hissi gibi müthiş.
Rilke, kendine özgü bir sese sahip olmadıklarını dile getirmek ve henüz bağımsız değiller demek dışında Kappus’un gönderdiği şiirleri eleştirmeyi reddetti. Genç şairi, kendisi de dahil olmak üzere, şiirlerini bir daha editörlere ve eleştirmenlere göndermeme konusunda uyardı. Bu sadece dışardan gelen bir tasdik sağlayabilirdi, oysa bir şair için onay sadece içeriden gelmeliydi.
Babası Rilke’ye Prag’daki bir bankada iş bulmasına yardım etmeyi önerdi, ancak Rilke sadece önerinin bile onu fiziksel olarak hasta etmeye yettiğini söyledi. Bu uğruna mücadele ettiği her şeyden vazgeçmek ve tam da kaçtığı şeye geri dönmek olurdu. Bu” içindeki her şeyin ölmek zorunda kalacağı bir don” olurdu.
Ardından evlilik hakkındaki en kalıcı mitolojilerinden biri haline gelecek cümlesini kaleme aldı : “İki insanın birleşmesindeki en büyük vazifenin, her birinin diğerinin yalnızlığını koruması olduğunu düşünüyorum.”