Anton Çehov’dan okuduğum ilk eser Altıncı Koğuş oldu. Herkesin okuması gereken önemli bir eser olduğunu düşünüyorum. Uzun zamandır rafımda bekleterek hata yaptığım bu kitabı nihayet okudum ve etkisi uzun süre üzerimden gitmeyecek gibi görünüyor. Çehov’un dili oldukça akıcı, içine çeken ve düşündüren bir anlatıma sahip. Ağır ya da zorlayıcı bir dil kullanmaması, okuru metnin içine rahatlıkla dâhil ediyor. Kısa, yalnızca 68 sayfalık bir kitap olmasına rağmen, Altıncı Koğuş ağır ağır okuru içine çekiyor ve zihinde uzun süre kalıcı izler bırakıyor. Kitabı bu denli anlamlı kılan şey hala günümüzde bile aynı sorunların devam ediyor oluşunda ve olayların çok farklı bir şekilde, alışılmışın dışında ilerlemiş olmasıdır.
Eser, hastane avlusunda bulunan ek bina ve oradaki karakterlerin tanıtımıyla başlıyor. Daha ilk sayfalardan itibaren kasvetli ve karanlık bir atmosfer yaratılıyor ve bu atmosfer kitabın sonuna kadar okurun üzerinden hiç eksilmiyor.
Hikâye ilerledikçe odak noktası, Altıncı Koğuş’ta bulunan İvan Dmitriç Gromov ile başhekim Doktor Andrey Yefimitch arasındaki diyaloglara kayıyor. Bu diyaloglar yalnızca kitabın en heyecan verici anları değil, aynı zamanda felsefi boyutuyla eserin temel omurgasını oluşturuyor. Zıt bakış açıları üzerinden ilerleyen bu konuşmalar, doktorun hayatını köklü biçimde değiştirebilecek bir etki taşıyor. Doktor Andrey ile İvan arasındaki bu iletişim, iki farklı iç dünyanın ve iki farklı toplum yüzünün temsilcisi olarak büyük önem taşıyor. Satır aralarına serpiştirilmiş adalet eleştirileri, varoluş ve özgürlük gibi önemli temalar eserin güncelliğini koruyan en güçlü yanlarından biri. Çehov, insanoğlunun en büyük sorunlarından biri olan hissizleşmeyi, duyarsızlaşmayı büyük bir ustalıkla ele alıyor ve bu temel çöküşleri kalemiyle gözler önüne