“yirmi yaşımdayken, gecenin üçünde evden çıkan ve şehirde öyle dolanan bir oğlu olduğu için annem elbette ki ümitsiz bir durumdaydı. hiçbir şey yapmayan ve okuyan bir oğlu olduğu için. ama bunun hiçbir anlamı yoktu: kısacası tam bir başarısızlık örneğiydim. çok şey vaat etmiş ve hiçbir vaadini yerine getirmemiş bir tiptim. size bunu söylüyorum çünkü.. neyse, göreceksiniz.. dolayısıyla,, yirmi yaşındaydım ve evde annemle benden başka kimse yoktu. Saat öğleden sonra ikiydi – hep saati belirtiyorum, çünkü hayatın olağanüstü anlarında saat önemlidir, kendinde değil, ama benim için önemli-, hatırlıyorum, kendimi kanepenin üzerine attım ve “artık dayanamıyorum!” dedim. ve bir ortodoks papazının eşi olan annem, bana şöyle dedi: “böyle olacağını bilseydim kürtaj yaptırırdım!” söylemem gerekir ki bu sözler, beni bunalıma sokmak yerine, bir kurtuluş gibi oldu. bana iyi gelmişti.. çünkü hakikaten sadece bir kaza olduğumu anladım. hayatımı ciddiye almak gerekmiyordu. kurtarıcı bir sözdü bu.
En kof ceviz bile kırılmak ister.
Olgun yemişler tutunamaz ağaca.
Öyleyse kabuğum kırılacak diye hayıflanmamalıdır insan. Toprağa düşmemek için çırpınmamalıdır meyve.
Düşün!
Bir şeyin geldiği yere dönmesi kadar sevindirici ne olabilir? Tohumun ağaca, ağacın tohuma dönüşümünden başka bir şey değildir hayat.
Yani ölüm...
Fakat insanlar ölüyü kefenledikleri gibi ölümü de kefenlemişlerdir.
Ve kefenlenen her şey öldürücüdür. İnsana düşen, tüm libaslarından soyup öylece seyretmektir ölümü.
Yani hayatı..
Herkesin ağzında gevelediği; “ya öl, ya ol” diye bir söz vardır. Oysa kimse bilmez olmakla ölmenin aynı şey olduğunu.
Ölümle savaşmak öldürür hayatı.
Çünkü bu hayatla savaşmak demektir. İşte gerçek ölüm budur. Bu hakikati anlamayan kimse, yaşamı ölümle, ölümü de yaşamla kirletir.
Böylece bulandırır suyu ve su içilmez hale gelir..
Her insan, 'kendinin' bir şey önereceği "ânı" bekler: Ne önerdiği önemli değildir. Bir sesi vardır ya, o yeter. Ne sağır ne dilsiz olmanın bedelini pahalıya öderiz...