Bulantı Kuzey Afrika, Orta Avrupa ve Uzakdoğu gezilerinden dönmüş olan 30 yaşındaki Antoine Roquentin’in, Marquis de Rellebon’la ilgili tarih araştırmalarını yapmak üzere Bouville’de kaldığı -üç yıl- dönemden Paris’e gideceği yolculuğa kadar yaşadıklarını aktardığı tarihsiz yaprakla birlikte 25 günün aktarıldığı günceden oluşan bir roman.
Konuya anlatı yapıtından girelim dersek, Bulantı’nın kahramanı Roquentin, oldukça sıradan bir adam, küçük bit kasabada, tarihsel bir kişi üzerinde araştırma yaparken, yavaş yavaş sarsıcı bir gerçeğin, dünyanın ve insanların ratlantısal, dolayısıyla fazladan, dolayısıyla gereksiz oldukları gerçeğinin ayrımına varır:
"Varolmak burada olmaktır, yalnızca budur; varolanlar belirirler, rastlanırlar, hiçbir zaman bir sonuç değildirler. Sanırım, bunu anlamış olan insanlar vardır. Ancak kafalarında zorunlu ve kendi kendinin nedeni bir varlık yaratarak bu rastlantısallığı aşmaya çalışmışlardır. Oysa varoluş hiçbir zorunlu varlıkla açıklanamaz: rastlantısallık bir yanılsama, silinebilecek bir görüş değildir; saltıktır, bunun sonucu olarak da tam anlamıyla nedensizliktir.
Her şey nedensizdir, bu bahçe, bu kent ve ben”.
Kimi eleştirmenler romanı, hastalıklı bir durumun, bir tür nevrotik kaçışın ifadesi olarak değerlendirir.
Ne var ki, Bulantı yansıttığı güçlü “bireyci ve toplum karşıtı” düşüncelerle, Sartre’ın sonradan geliştireceği bir çok felsefi konuya yer veren son derece özgün bir yapıttır.
Doğaötesi sezgi, roman evrenini kendi dokusuyla besler. Bulantı Sartre’ın hemen hemen bütün felsefi ve sanata ilişkin düşünce ve yönelişlerini içinde barındırır. Özgürlük, kötü niyet, burjuva karakterleri, sanatın yapısı üstüne görüşleri, romanın kahramanı Antoine Roquentin’in doğaötesi bir önem taşıyan buluşunun sonucu olarak dile getirilir.
Bulantı