Babamın suskunluğundan kapının çalınacağını anladım. Zaten çok konuşan illa ki söyleyecekleri olan bir adam değildi. Bu zamana kadar onunla bir odada, bu kadar uzun süre yalnız kalmamıştım. Belki de bilinçli olarak tercih etmemiştim. Her zaman mutfakta toplanacak bir sofra, bahçede yolunacak yabanî otlar vardı. Onlar yoksa bile soba külünün dökülmesi, odunların kırılıp taşınması, evin derlenip toparlanması günlük hayatımın tamamını dolduruyordu, neyse ki. Ama bazen işler biter. Yapacak, oyalanacak ya da kaçacak bir şey bulamazdım. Öyle zamanlarda sobanın yandığı tek yer olan oturma odasında birlikte otururduk. Televizyonun karşısındaki divan ona aitti. Sırtına bir minder koyup duvara yaslanır, ayaklarını sobaya doğru uzatırdı. Elinde tuttuğu otuz üçlük tespihi bir oyana bir bu yana çevirir, çayı bitince de imamesiyle bardağının kenarına çın çın vururdu. Çay doldurma görevi benden üç yaş küçük bacımın işi olduğu için ben bu zamanları tekli koltukta kafamı geriye atıp uyuma numarası yaparak geçirirdim. Bazı yalancıktan uyuyormuş gibi yapsam da, odanın sıcaklığı, yanan odunların çıtırtısı, haber kanalında konuşan spiker kadının monoton sesinin üstüne, değersizleşmiş yorgunluğum da eklenince yalan gerçek olur. Oturduğum yerde uyuyakalırdım.
Kapıdaki ısrarla zile basıyordu. O kuş cıvıltısı odadaki boğucu sessizliği bıçak gibi yarıyordu. Fakat babamın dudaklarındaki, gözlerindeki dilsizliğe çare olmuyordu. Kapıya doğru bir hamle yapmak istedimse de eliyle dur işareti yaparak bana engel oldu. Durdum. Korkuyla beraber saygı duyuyordum ne de olsa babamdı. Onunla yok yere inatlaşmaktan kaçınırdım. Eskiden böyle bir adam değildi, yani annem gitmeden önce. Kahkahalarla gülen biri hiç olmadı ama konuştuğu, güldüğü bazı bazı keyiflenip türküler söylediği olurdu. Ne zaman ki
– Yanlış kapının önünde duruyorsun, oradan sana ekmek çıkmaz!
Diye bağırdı, karşı evin camından yarı beline kadar sarkmış kadın. Pejmürde halime bakıp dilenci sandı herhalde, haksız da sayılmazdı. Ona bakıp sustuğumu görünce:
– O evde yıllardır kimse oturmuyor. Periler basmıştır, aman Allah korusun!
Omuzlarını titreterek pencere pervazına elinin tersiyle tıklattı. Konuşmuyor, dinliyordum.
– Ben beş yıldır kiracıyım burada. Kimse gelip gitmedi o eve.
Biraz daha eğilip, yaklaşmaya çalıştı. Belli ki gizli bir şey söyleyecekti. “Uğruna camdan düşmeyi göze alacak kadar önemli ne olabilir!”Diye düşünürken, bir elini kimseler duymasın diye ağzının kenarına siper edip:
– Geceleri ışık gören olmuş camlarında, benden sana söylemesi.
Dedi ve geri çekildi. Ne kadar korktuğumu tartmak için durdu. Başını yana eğip dikkatlice beni süzdü. Söylediklerinin üzerimde tesiri olmadığını görünce, elini yükseltecekti ki:
– Ben bu evin sahibiyim. Evet, on yıldır yoktum. Eğer periler evi basmışsa bu iyi bir şey. Yıllar sonra, evimdeki ilk geceyi yalnız geçirmeyeceğim demek ki.
Diyerek gülümsedim. Büyüyen gözlerle, apar topar penceresini kapatırken “İyi günler!”dedim. Duydu mu bilmiyorum! Öyle zannediyorum ki münasebetimizin bundan sonrası konuşarak olmayacaktı. Tül arkasında bir çift ürkek gözle devam edecek, akşam eve gelen kocaya perili evin deli sahibi biraz heyecan, biraz da korkuyla anlatılacaktı.
Bahçe kapısını açtım. Alıcı gözle şöyle bir bakınca, evin âtıl hali yüreğime dokundu. Rengarenk zamanları aklıma geldi. Avlusu, duvarı, kapısı ayrı renkti. Ben ve kardeşlerim gibi. Şimdiyse soluksuz, mihmansız, renksiz bir harabeye dönmüştü. Ben ve kardeşlerim gibi..
Hilal Aktaş
Kütlü Tarlasındaki Delikanlı
Uyumaya çalışmak anlamsızdı. Üstündeki derme çatma tente onu gölgesiyle kaplasa da güneşin yakıcı ışınları gözlerine vuruyor, yüzünü koluyla kapatması bile fayda etmiyordu. Bir saatlik molada uyusa iyiydi ya , uyumasa da gözlerini kapatıp dinlendirmek ona iyi geliyordu.
Çocukluğu pamuk tarlalarında geçmişti, güneşe alışkındı. Esmer teni yıllar içinde güneşe o kadar çok maruz kalmıştı ki artık derisini acıtmıyordu. Fakat gözlerinin yanmasına mani olamıyordu. Genç yaşına rağmen yol yol olan kaz ayakları, göz pınarından hayat bulan derelere benziyordu.
Parlayan güneşe ellerini uzatarak gözlerine siper etti ve açık gökyüzünde umutla bulut aradı, yoktu. “Bütün bulutlar toprağa düşmüş sanki!”, diye düşündü ve toplanmak için onu bekliyorlardı. Mevsimlik iş hayallerini yaşamaya değil, hayatını idame etmeye yetecek kadar bir yevmiye bırakırdı. O da köydeki anasının ihtiyaçlarına ve okuyup büyük adam olacak diye umut ettiği kardeşinin masraflarına giderdi. Geriye üç-beş lira bir şey kalırsa da tütün olur efkar saatlerinde havaya karışırdı.
Bir kuş bulmak için gökyüzünü taradı. Kuşun gittiği yöne bakarak, hangi şehir veya ülkelerden geçeceğini tahmin etmekte çok iyiydi. Kuş gözden kaybolana kadar onu takip eder, gittiği yerlerdeki insanlar, hayatlar hakkında hayaller kurardı. Nihayet kuş görünmeyecek kadar uzaklaşınca handeyse duyulamayan bir sesle “Uğurlar ola, gittiğin yerlere selam söyle!” , derdi.
O hâlâ kuş ararken, bağırmaktan kararmış dayıbaşının sesi zar zor duyuldu, mola bitmişti. Usulca yerinden kalktı. Çantasını beline bağladı, şapkasını taktı, eldivenlerini eline geçirdi ve bir adımla gölgeden çıktı. Gün daha bitmemişti.
O sırada gökyüzünden bir kuş geçti ama delikanlı farketmedi. Kuşsa beyazların