Artik annemin yerini almıştım; eskiden onun yaptığı şeyleri şimdi ben yapıyordum. Annem yoktu artık, onun yerine elime vurup, maşrapayı benden alan başka bir kadın vardı. Babam onun annem olduğunu söylemişti. Aslında anneme tıpatıp benziyordu; aynı uzun giysiler, aynı yüz, aynı hareketler. Fakat gözlerine baktığım zaman onun annem olmadığını hissederdim. Tam düşecekken beni kaldıran gözler değildi bunlar. İçlerinde güneş ya da ay ışığı oynaşıyormuş gibi olan, baktığım zaman akın daha ak, karanın daha kara olduğu, kapkara iki yuvarlağı çevreleyen apak halkalar değildi bunlar.
Ah, bu insan yüzleri!. Her şeyimizi bağladığımız, durmadan yanıldığımız, istediğimiz kadar bol hasletler, adilikler, iyilikler, kötülükler, delilikler, akıllılıklar, sevdalar yüklediğimiz insan yüzleri! Yanılsak da zararı yok! Bu yüze olmazsa ötekisine yükleriz saydıklarımızı.
Bir kuş cıvıltısı duysam kanım donuyor, yüreğim atmıyor. Halbuki sonbahar kocayemişleri, beyaz esmer bulutları, yakmayan güneşi, durgun maviliği, bol yeşiliyle kuşlarla beraber olunca insana sulh, şiir, şair, edebiyat, resim, musiki, mesut insanlarla dolu anlaşmış, sevişmiş, açsız, hırssız bir dünya düşündürüyor.
Keşfetmekte önemli olan, keşfettiğin şeyin bulmaya değer olup olmadığıdır. Bazı şeyler orada kendi hallerinde duruyor ve keşfedilmeyi bekliyor, Amerika gibi. Bazı şeyleri de keşfetmemek daha iyi, bir dolabın arkasındaki ölü fare gibi.