Roman kahramanlarını, hep şişeden çıkmayı bekleyen cinler gibi düşünmüşümdür. Oradadırlar, sizi beklemektedirler, şişeyi okşadığınızda çıkıp geleceklerdir.Çağırmadığınız zaman ise yokturlar, şişe alelade bir şişe olarak durur.Kitaplar da öyle değil mi?Birbirine yapışık durumda bekleyen binlerce, yüz binlerce sayfa cansızdır, kupkurudur.Önce havayla en çok temas eden kenar bölümleri sararır, sonra bu sararma içlere doğru yayılır.Raflarda süs olmaktan başka bir işe yaramazlar.Ama bir kez elinize alıp okumayagörün; o cansız sayfalardan süzülen ruhlar, etme kemiğe bürünür, capcanlı görünürler size.Onlarla dertlenir, onlarla sevinir, onlarla kıskanırsınız.Belki de tanımakta olduğunuz kişileri, her gün önünden geçtiğiniz dükkanları gizemli bir dünyada yeniden var eder ve siz bundan büyük bir tat duyarsınız.Selüloz katmanlarının arasından fışkıran yakıcı hayatlar, sizi de birlikte sürükler.Lafcadio olursunuz, Raskolnikov, Bovary, Meryem’le, Anna Karenina, Lacombe Lucien, Goriot, Jean Valjien, Buendia gibi duyumsarsınız kendinizi.O andan itibaren kitabın küf kokusu da bir alışkanlık olur sizin için; her ülke kağıdının değişik kokusunu içinize çekersiniz.Sararmalar, eski ve çok sevilen bir dostun saçlarına düşen ak gibidir. Yaşamı imbikten süzerek size yeniden sevdiren bir büyüdür.