Hakan Günday'ın her kitabı gibi Zamir de bir başyapıt. Kitap Suriye'de bir mülteci kampında patlayan bir bombayla başlıyor. Bu patlamada ölenler ve yaralananlar arasında bir de yeni doğmuş bir bebek var. Şarapnel parçaları yüzünü dağıtmış fakat bebek yaşıyor. Ancak hastanede avazı çıktığı kadar bağırıp ağlayan diğer bebek ve çocukların aksine bu bebekte farklı bir şey var. Hiç sesi çıkmıyor, sadece izliyor etrafını. Ne acı yüzünden ağlama, ne başka bir şey. Kendisini tedavi eden doktoru izliyor sadece, hesap sorar gibi. O patlamada neden ölmedim diye sorar gibi bakıyor bebek hastanedekilere. Sanki biliyor, yüzünü dağıtan şarapneller yüzünden bir daha asla göz yaşı dökemeyeceğini. Sanki her şeyin farkında, bu yüzden ne ağlayıp sızlıyor diğer çocuklar gibi, ne de korkuyor. İşte kitap, ismini Halepli bir şairin koyduğu Zamir bebekten bahsediyor. O patlamada kurtulmuş olsa da, hayatını savaş karşıtı vakıfların reklam yüzü olarak geçiriyor. Zamir'in yıllar önceki patlamada dağılmış yüzünü gören bütün zengin iş adamları kendilerini suçlu hissediyor, yıllarca devletten kaçırdıkları vergileri o vakıflara seve seve bağışlayıp, biraz da olsa vicdanlarını rahatlatıyorlar. Yürüyen bir çelişki haline gelen Zamir, her ne kadar insanlardan nefret etse de, hayatını savaşları durdurmaya adayıp Birinci Dünya Barışı vakfının gönüllü bir sunucusu haline geliyor. Fakat yıllar geçtikçe Zamir fark ediyor ki insanları barıştıran kimse savaştıran da o. Her kim insanları doyuruyorsa aç bırakan yine o. Böylece Zamir kimsenin sebepsiz yere birbirini öldürmemesinin başka bir yolunu aramaya çıkıyor. Kitabın başlarında anlattığı gibi, Zamir bebek Suriye iç savaşında ailesini kaybetmiş bir bebek değil. Aksine, anne babası Suriye sınırına çok yakın Palaz köyünden iki Türk. Fakat Türkiye'de iç savaşın