Bu sefer, edebiyat konuşmak yerine bir diziden bahsedeceğim, kalbime olabileceği kadar dokunmuş, en hüzünlü hallerimde bana bir çikolata gibi sevinç katan, nam-ı diğer ‘Glee’.
Şunu söyleyerekten bir başlangıç yapmak istiyorum, iyi olmaya çabaladığımız miktar kadar iyi olduğumuza inanmama rağmen, ön-yargı problemiyle baş eden biriyim, her adımımda önüne geçmeye çalışıyorum. Dolayısıyla bu gereksiz dürüstlüğü nereye koyarsınız, o size kalmıştır. Aslında maksadım kült veya klasik değeri taşımayan (kime göre, neye göre :)] bu yapımı de hiçbir yargıda bulunmadan, insan ruhuna kara bir leke gibi işlemiş saçma beklentilerden uzak şekilde değerlendirmeniz, çünkü ben öyle yaptım… Bir şans verirseniz sizi de mutlu edeceğine eminim. Öncelikle dizimiz müzikal bir gençlik drama dizisi, Spring Awakening oyunun başka bir versiyonunun televizyona aktarılmış hali gibi düşünebilirsiniz, belki daha kadrolu ve kapsamlısı :) Bu güzel dizi benim üzerimde öyle büyük bir etki sahibi oldu ki sözcüklere dökmek oldukça zorlaşıyor. Hiçbir karakterin siyah beyaz olmayışı, salt iyi-kötü karakter niyeti güdülmeden yaratılmış olmaları. Her birinin hatalarıyla, hayalleriyle/ dünyada hepimizin büyük hayallerinin gerçekleşmediğini gördükleri zaman yetişkinliğin farkındalığına erişmeleri… Kısacası hepsinin grinin birer tonu oluşu sevmemde en büyük etken. Farklı etnik kökenden, cinsel kimlikten, sınıftan, dinden gelen, ortak sadece müzik tutkusuna sahip bu gençler, birbirlerine tamamen zıt ve bir o kadar birbirlerine aitler. Aynı bizler gibi, aynı bizim olduğumuz kadar doğru ve yanlışlar. Dile dökemedikleri duyguları müzikle anlatıyorlar biz de anlıyoruz, hem de fazlasıyla. Diziyi sürekli izlerken, ben bunu asla yapamazdım/yapmazdım, ben de aynen böyle yapardım diyorsunuz. Anlatılan aslında sizin