İçimizde “derin olan şey” den dolayı bütün dertlere maruz haldeyizdir: Varlığımıza uygun olma halini muhafaza ettikçe hiçbir selamet mümkün değildir. Teşekkülümüzden bir şey yok olmalıdır, uğursuz bir kaynak da kurumalıdır; ayrıca tek çıkış vardır. Özlemleri ve saçmalıklarıyla ruhu yıkmak; düşlerimiz bununla zehirlenmiştir: tıpkı “derinlik” ihtiyacı gibi, “içsel” verimliliğini ve diğer saçmalıklarını da söküp atmak gerekir ondan. Zihin ve ihsas yetecektir bize; onların birleşmesinden, bizi coşkulardan ve bunaltırlardan esirgeyecek bir kısırlık disiplini çıkacaktır. Artık kafamızı hiçbir “ duygu” karıştırmasın ve “ruh” en gülünç antika haline gelmesin…
“Sahiden, onun yatağı da hemen o gece koyu renkli kapıdan ölüm odasına itildi.”
Savaş nedir? Savaşın tarafı olur mu? Bir yazar savaşı genel yargılardan sıyrılarak anlatabilir mi? Cevap: Eğer savaşı yaşayan dürüst bir yazar ise anlatabilir. Eğer bir yazar kendi edebi zevkini bütün bir hamaset ve merhametten alıkoymuşsa pek tabii anlatabilir.
Ernst Jünger tam olarak bu kişi. 1. Dünya Harbinin Mülazım Bey’i hiçbir ideolojik algının esiri olmadan yazdığı bu biyografik eseri bize savaşı salt bir askerin gözünden nasıl olduğunu anlatmış.
Okurken savaşın içindeyiz. Savaşın yandaşı ya da karşısında bulunan biri olarak değil. Bir asker olarak; neyse o.
İsteyen kendisine lanetler çıkarabilir, coşkun kişiler evinde otururken naralar atabilir. Ama Ernst Jünger ikisinden de uzak bir dille her şeyi anlatmış. Sonucunu bildiğimiz bir “nasıl olmuş” merakını yitirmeden.
Çevirmeni Tevfik Turan ise dönemin ruhunu yansıtan bir çeviri ile bizi tarihsel anlamda bağlanmamızı kolaylaştırmış.
“ Pek cesaret verici olmayan bu girizgahtan sonra ilerledik, ama başaracağımız ümidinden ziyade şerefi kurtarmak gayesiyle. “S.175
Defalarca, Aristo’nun şu sözlerini mırıldandım: “Yüce bir kalp ölüm karşısında dehşete kapılmaz, yeter ki geldiğinde sadece şeref getirsin. “ Bu sarhoşluğun, insanın aşağı yukarı dönme dolaba binince hissettiği hoş bir çeşidini meydana getiriyordu. Bombalar kulağa biraz rahat verdiğinde, yanı başımda o güzel “Askalon’un Kara Balinası” şarkısını işitiyor ve arkadaşım Kius’un aklını bozmuş olduğuna hükmediyordum. Bu vaziyette herkesin kendine has, acayip bir huyu oluyordu.
Düşen düştüğü yerde kalıyor. Kimsenin yardım edecek hali yok. Kimse sağ çıkıp çıkmayacağını bilmiyor. Her gün hücum ediyor fakat geçemiyorlar. Herkes biliyor işin hayat memat meselesi olduğunu.