Romanda üslup benim için her şey. Boris Vian’ın “Kızıl Ot”unu okuduğum en iyi romanların hizasına koymamın nedeni de bu. Bir metin üslup bakımından estetik olarak üst seviyede ise mesele haline getirdiği konu ya da deşelediği insanlık durumları derinlik yönünden kesinlikle o seviyenin gerisinde kalmaz. İnancım budur. Görüşüm de diyebilirdim. Doğrusu, zihin seviyesinde anlaşılması ve tartışılması gereken ve hayatın içinden bir zihne oradan da kelimelere dökülen yaşam parçacıklarının metinsel kurgu biçimine bürünen halini, en azından kendime karşı oynadığım küçük bir oyunla tersinerek yaşam estetiği düzeyinde anlamaya çalışmam bir inanç konusu olabilir ancak. Yapısökümden bahsetmiyorum. Metinsel kurguların affedilebilir bir tarafı varsa, yaşamın içerisinde serpilen gerçekliklerin derinden kavranması ile ilgili o estetik yüksekliği insana anımsattığı yerdedir. Yoksa, haber bültenleri zaten o yalanları günde bilmem kaç defa söylüyor alelade biçimde; üstelik içinde dram, heyecan, trajedi, komedi, arzu v.s. her şey var. İlerlemek değil, geriye dönmek lazım. İlk günaha değil, hayatın içinden bir zihne dolan o ilk yalana. Orada kendimizi bulacağız çünkü. İlk yalan, aynı yere, aynı şeye bakan insanların gördüklerinin aynı olacağı mı? Dilin kahramanca uzlaşma alanında görüşler dile gelirken mahkum olunan ve çoğunluk tarafından kabul edilen yüzeyselliğin iletişim olarak adlandırılması mı? Roman, bir tür olarak ortaya çıktığından beri farmakonu hatırlatıp duruyor. Evrensel dil arayışlarına, dilin bir iletişim aracı olarak kabul edilmesine, evrensel hakikatlere, kesinliğe, üstenciliğe, haber bültenlerine, mitinglere, ciddiyete, ciddiyetsizliğe, unutmaya, hafızaya, gerçeklik ilkesine, yaşamın kurgu halini almasına vesaire…Balzac, Stendhal ve diğer birçok klasik roman yazarında