Parrhesiastes

Parrhesiastes
@Hyperborlu
Kendine doğru koşan bir geyik ve öfkedir boynuzları...
Akademik
Yüksek Lisans
İzmir
İstanbul
399 okur puanı
Mayıs 2020 tarihinde katıldı
Puan vermedi·80 syf.·
2026 16. kitabı
Gündelik hayatın kesin ama fazlasıyla naylondan dilinin her yerden pıtrak gibi yükselerek yaşamı fukaralaştırdığı, yüzeyselliğin bu denli kutsandığı; insana ve yaşama ilişkin gürül gürül müphemliğin şiddetle ufalandığı bir düzlemde güçlü bir metin okudum. Dramatik yapısı oldukça görkemli olan bu savununun, sağlam bir temsille sahnelenişini de görmek isterdim doğrusu. Yalıtılmanın bireyselliği içine her kapanışında küçülen ve kendini bir yukarı katta bulan, konserveden yaşamına duyduğu özgüvenle hareket eden burjuva dünyasının makyajlı insanı ile yanı başındaki düşman, yalnızca varlığıyla rahatsız eden yara bere içindeki Şümürz. İnsanın ilkel yanı mı Şümürz? İçinde yok edemediği doğa mı? Vicdan mı? Merhamet mi? Sömürge halklar mı? Tanrı mı? Mit mi? Şiir mi, ne? Her birinin yüzü acı içinde ama tarihe bakıyor. Şimdi, yazılışının üzerinden geçen kaç on yıl sonra belki en üst katta, onun kanı çoktan kuruyan ve mosmor kesilen cesedine bakıyoruz.
İmparatorluk KuranlarBoris Vian · Mitos Boyut Yayınları · 200853 okunma
Reklam
Puan vermedi·208 syf.·
2024 60. kitabı
Ahmet Büke bir söyleşisinde 'ben hikaye anlatıcısıyım' diyor. Öykü türünü de, romanı da aslında hikaye anlatıcılığının kendisi için değişmeyen formları olarak gördüğünü ifade eden şeyler söylüyor. Tam olarak sorun da burada ortaya çıkıyor. Öykü bir tür, roman başka bir tür, hikaye anlatıcılığı ise bambaşka bir şey. Form sizi ben istedim ya da yaptım oldu, diyemeyeceğiniz bir noktaya getirir. Ahmet Büke'nin öykücülüğünü sevdim, onun hikaye anlatıcılığı formun alanı içinde kalarak yalın, hoş, sıcak ve ironi kokan, kolayca burun kıvrılamayacak bir tat bıraktı bende. Ders vermeye, bir şey öğretmeye kalkmayan rahat yazılmış öykülerdi bunlar. Onun hikaye anlatıcılığı romana taşındığında başka bir şey olmuş. Olan şey şu: Türün varoluş koşullarını ya da formun sınırlarını göz ardı ederek basitçe hikaye anlatamayacağı bir alana geçmiş oldu Ahmet Büke. Sorun bence onun formlar arasında üslup ve biçem yönünden fark olmadığını düşünmesinde. Üstelik toplumcu gerçekçilik diye bir romantizm rüzgarına bulaşmış yaşamının bir yerlerinde sanırım. Gençlik heyecanlarıyla mı, sınıfsal dürtüleriyle mi, yoksa Türkiye'de kendisini toplumcu gerçekçi diye yutturan romantik yazar çizerleri örnek aldığından mı bilmem, bu romandaki örneğiyle onun karakterlerine hiç yaşam hakkı tanımayan gerçekdışılık ve yavanlık, onda çokça bulunan ve bence öykülerine de heyecan katan çocuksuluk ve mistik öğelerle kendi iç dünyasında bir savaş halinde. Romancılığı ile öykücülüğü kavga ediyor Ahmet Büke'nin. Umarım malum çevrelerden gelen övgülerden kendini kurtarır da Türk edebiyatı iyi bir yazardan daha mahrum kalmaz. Edebiyat ve sanat bir şeye göz kırpmaya, bir yere sinyal çakmaya başladığında soysuzlaşıyor maalesef, çerezlik bir şey oluyor. Tarih falan da kalmıyor orada.
Deli İbram DivanıAhmet Büke · Can Yayınları · 20212,833 okunma
Kızıl Ot
Puan vermedi·184 syf.·
2024 49. kitabı
Romanda üslup benim için her şey. Boris Vian’ın “Kızıl Ot”unu okuduğum en iyi romanların hizasına koymamın nedeni de bu. Bir metin üslup bakımından estetik olarak üst seviyede ise mesele haline getirdiği konu ya da deşelediği insanlık durumları derinlik yönünden kesinlikle o seviyenin gerisinde kalmaz. İnancım budur. Görüşüm de diyebilirdim. Doğrusu, zihin seviyesinde anlaşılması ve tartışılması gereken ve hayatın içinden bir zihne oradan da kelimelere dökülen yaşam parçacıklarının metinsel kurgu biçimine bürünen halini, en azından kendime karşı oynadığım küçük bir oyunla tersinerek yaşam estetiği düzeyinde anlamaya çalışmam bir inanç konusu olabilir ancak. Yapısökümden bahsetmiyorum. Metinsel kurguların affedilebilir bir tarafı varsa, yaşamın içerisinde serpilen gerçekliklerin derinden kavranması ile ilgili o estetik yüksekliği insana anımsattığı yerdedir. Yoksa, haber bültenleri zaten o yalanları günde bilmem kaç defa söylüyor alelade biçimde; üstelik içinde dram, heyecan, trajedi, komedi, arzu v.s. her şey var. İlerlemek değil, geriye dönmek lazım. İlk günaha değil, hayatın içinden bir zihne dolan o ilk yalana. Orada kendimizi bulacağız çünkü. İlk yalan, aynı yere, aynı şeye bakan insanların gördüklerinin aynı olacağı mı? Dilin kahramanca uzlaşma alanında görüşler dile gelirken mahkum olunan ve çoğunluk tarafından kabul edilen yüzeyselliğin iletişim olarak adlandırılması mı? Roman, bir tür olarak ortaya çıktığından beri farmakonu hatırlatıp duruyor. Evrensel dil arayışlarına, dilin bir iletişim aracı olarak kabul edilmesine, evrensel hakikatlere, kesinliğe, üstenciliğe, haber bültenlerine, mitinglere, ciddiyete, ciddiyetsizliğe, unutmaya, hafızaya, gerçeklik ilkesine, yaşamın kurgu halini almasına vesaire…Balzac, Stendhal ve diğer birçok klasik roman yazarında
Kızıl OtBoris Vian · İthaki Yayınları · 2003206 okunma
Pop Çağı Ateşi
Puan vermedi·189 syf.·
2024 54. kitabı
Can Kozanoğlu’nu okuduğum birkaç kitabından biliyorum, kafalı adam. Türkiye’nin yakın tarihini, 80 sonrası yaşanan dönüşümün merkezi temasını bulanıklaştırmadan yazıyor. Yeni dünya düzeninin politik suretlerine, popçusundan mafyasına kadar vitrindeki yüzlerine maruz kalmanın gönüllü şaşkınlığı ile yeni değerlerle teçhiz edilmiş toplumun, figüran bile olamadığı bir öyküyü anlatıyor bize Gogolvari bir üslupla. Bu öykünün ana teması politika veya sosyoloji değil; baş kahramanı ise ne politik figürler ne magazin dünyasının bilindik isimleri ne de halk. Öykünün teması neoliberalizm ve onun dansöz gibi oynattığı figürler; başkahraman ise şehrin yeni Tanrısı, pop çağı ateşini de alevlendiren para ve onun getirdiği bütün değerler. Neoliberalizm, 70’li yıllarda yaratılan krizle girdi dünya gündemine. Petrol krizi, Arap-İsrail Savaşı ve Şili’de seçimle iş başına gelen sosyalist Salvador Allende hükümetinin, Neoliberalizmin fikir babalarından Milton Freedman’ın da bizzat rol oynadığı bir darbe girişimiyle devrilmesi gibi olaylar, kapitalizmin başka bir evreye geçişinin horoz ötüşleriydi. Yanılmıyorsam 1978 yılında Washington uzlaşısında alınan ve Neoliberalizmi hakim kılacak kararlar, 24 Ocak Kararları da denilen 24 Ocak 1980 yılında Özal’ın imzaladığı kararla Türkiye’ye angaje edildi. 12 Eylül Darbesi bundan yaklaşık 7 ay sonra, bu kararları garanti altına almak için yapıldı, devrim ya da vatanı kurtarma sevdasına düşen kitlelerin muhtemel bundan haberleri bile yoktu. Sonrasında Amerika’da Reaganizm, İngiltere’de Thatcherizm, Türkiye’de ise Özalizm olarak adlandırılan yeni muhafazakarlığın yükselişine şahit olduk. Bütün yaşamımız kapitalizme uyarlanmakla şen, söylemde bir gelenek, Osmanlı, büyük Türkiye, dindar nesil lafazanlıkları bugünlere geldik. Ortalıkta bu kadar kendini
Pop Çağı AteşiCan Kozanoğlu · İletişim Yayıncılık · 199538 okunma
Puan vermedi·280 syf.·
2024 44. kitabı
Kemal Tahir, bana göre Türkiye’nin sayılı aydınlarından. Yıllar önce, üniversite kütüphanesinden aldığım Batılılaşma hakkındaki notlarını içeren kitabında, Türkiye’nin batılılaşma macerası ve Türk aydını hakkında isabetli ve derin yorumları vardı. Batı ile tam anlamıyla karşıtlık oluşturacak tarihsel, sosyolojik ve iktisadi kökenlerini, bütün imkanları, yükleri ve çelişkileriyle kendine has bir gerçeklik olarak yaşayan Türkiye toplumuna (en azından Kemal Tahir’in yaşadığı yıllarda) gerçekçi bir zeminde, içeriden bir bakış açısıyla ve namuslu, sorumlu bir aydın tavrıyla yaklaşması bence oldukça kıymetliydi-kıymetli. Çünkü Türkiye’de yaşayan otlar ve insanlar, nerede ve ne olduğumuz konusunda iki yüz yıla yakın bir süredir söylenen kutsal bir yalanın ortaklığını sürdüren çevrelerin baskısı altında uyutuluyor. Şu minvalde bir şey söylüyordu o kitapta: Düşünce alanında Batı’da akan iki ana kanal var. Biri Hegel, diğeri Marks. Bizim aydınlarımız bunları bilmediği gibi, bunlardan sızan küçük akıntılara düşünce diye sarıldılar. Bence oldukça iddialı ve sağlaması en azından namus ölçüsünde yapılabilecek kadar sıkı bir görüş. Batılılaşma, teknik, uygarlık gibi konu başlıkları ile ikame kavramlara başvurmadan felsefi düzeyde hesaplaşma yürekliliğini gösteren kaç tane adam çıkmıştır ki Türkiye’de, geçelim… Romanlarında toplumun gerçek gerçekliğini, -bu toplumu nasıl adam ederiz- (Kimsenin de, cahil kaldık, devletin ideolojik aygıtları, şu zavallı öğretmencikler gelse de bizi kurtarsa diye bekleştiğini de sanmıyorum) gibi ucuzluklara düşmeden ele alan Kemal Tahir’in bu kitapta sunulan notları, onun sanat ve edebiyat görüşlerini içeriyor. Roman türünün gerçeklikle ilişkisine dair çarpıcı görüşleri var. Avrupa’da düşünceye de alan açan edebiyatın ve romanın, oraya dair belli bir
Notlar 2Kemal Tahir · İthaki Yayınları · 201630 okunma
Reklam