Kemal Tahir, bana göre Türkiye’nin sayılı aydınlarından. Yıllar önce, üniversite kütüphanesinden aldığım Batılılaşma hakkındaki notlarını içeren kitabında, Türkiye’nin batılılaşma macerası ve Türk aydını hakkında isabetli ve derin yorumları vardı. Batı ile tam anlamıyla karşıtlık oluşturacak tarihsel, sosyolojik ve iktisadi kökenlerini, bütün imkanları, yükleri ve çelişkileriyle kendine has bir gerçeklik olarak yaşayan Türkiye toplumuna (en azından Kemal Tahir’in yaşadığı yıllarda) gerçekçi bir zeminde, içeriden bir bakış açısıyla ve namuslu, sorumlu bir aydın tavrıyla yaklaşması bence oldukça kıymetliydi-kıymetli. Çünkü Türkiye’de yaşayan otlar ve insanlar, nerede ve ne olduğumuz konusunda iki yüz yıla yakın bir süredir söylenen kutsal bir yalanın ortaklığını sürdüren çevrelerin baskısı altında uyutuluyor. Şu minvalde bir şey söylüyordu o kitapta: Düşünce alanında Batı’da akan iki ana kanal var. Biri Hegel, diğeri Marks. Bizim aydınlarımız bunları bilmediği gibi, bunlardan sızan küçük akıntılara düşünce diye sarıldılar. Bence oldukça iddialı ve sağlaması en azından namus ölçüsünde yapılabilecek kadar sıkı bir görüş. Batılılaşma, teknik, uygarlık gibi konu başlıkları ile ikame kavramlara başvurmadan felsefi düzeyde hesaplaşma yürekliliğini gösteren kaç tane adam çıkmıştır ki Türkiye’de, geçelim…
Romanlarında toplumun gerçek gerçekliğini, -bu toplumu nasıl adam ederiz- (Kimsenin de, cahil kaldık, devletin ideolojik aygıtları, şu zavallı öğretmencikler gelse de bizi kurtarsa diye bekleştiğini de sanmıyorum) gibi ucuzluklara düşmeden ele alan Kemal Tahir’in bu kitapta sunulan notları, onun sanat ve edebiyat görüşlerini içeriyor. Roman türünün gerçeklikle ilişkisine dair çarpıcı görüşleri var. Avrupa’da düşünceye de alan açan edebiyatın ve romanın, oraya dair belli bir