Gece, bilincin kendi kurucu ilkelerini askıya alarak kendisini soruşturduğu bir eşiktir.
Şimdi, bu eşikte durduğunu varsayalım.
Sana basit görünen bir soruyla başlayayım:
Kendine dürüst olabildiğine gerçekten inanıyor musun? Yoksa dürüstlük dediğin şey bile, kendinle kurduğun daha incelikli bir yanıltma biçimi olabilir mi? İnsan kendini kandırırken yakalayabilir mi gerçekten, yoksa yakaladığını sandığı an bile oyunun bir parçası mıdır?
İtiraz edeceğini biliyorum. “Ama tamamen anlamsız bir evrende yaşamak mümkün mü?” diyeceksin. Güzel. Peki tersinden soralım: Tam anlamıyla temellendirilmiş bir anlamın mümkün olduğuna dair elinde ne var? Her iki durumda da, ya dayanaksız bir boşlukla ya da temellendirilemeyen bir inançla karşı karşıyasın. Bu ikisi arasında yaptığın tercih, gerçekten rasyonel mi, yoksa yalnızca psikolojik olarak katlanılabilir olanı mı seçiyorsun?
Şimdi ilişkilerine bak.
Birini “anladığını” söylediğinde, aslında ne yapıyorsun? Onu olduğu gibi mi kavrıyorsun, yoksa kendi zihinsel kalıplarına tercüme edip tanıdık hâle mi getiriyorsun? Eğer ikinciyse, bu hâlâ anlamak mı, yoksa dönüştürerek etkisizleştirmek mi?
İnsanlar arasındaki ihtilaflara bakalım.
Neden hiçbir tartışma nihai bir uzlaşıyla sonuçlanmaz? Çünkü tartışan taraflar, aynı gerçekliğin farklı yorumlarını savunmaz; çoğu zaman farklı zeminlerde konuşurlar. Bu durumda “anlaşmak” dediğin şey ne olabilir? Hakikatin keşfi mi, yoksa karşılıklı yanılsamaların geçici bir dengesi mi?
Peki ya anlaşmazlıklar…
Neden bir tartışmada haklı çıkmak bu kadar önemli geliyor? Haklı olduğunda ne değişiyor? Gerçeklik mi yer değiştiriyor, yoksa sadece içindeki huzursuzluk kısa süreliğine mi susuyor? Ve şu sorudan kaçma: Haklı olma arzun, gerçeğe yakın olma isteğinden mi doğuyor, yoksa yanlış olma ihtimaline tahammül