“Çocukken tüm dünyadan ayrı bir birey olduğunu anlamak, dilini yaktığında, dizini yardığında senden başka hiç kimsenin ve hiçbir şeyin canının yanmayacağını, her bireyin sızısının ve acısının tamamen kendisine ait olduğunu öğrenmek korkunç bir şeydir. Büyüdükçe ne kadar yakınımız olursa olsun hiç kimsenin bizi gerçek anlamda anlayamayacağını öğrenmekse daha da korkunçtur. Bizi en mutsuz eden bizzat kendi benliklerimizdir ve işte tam da bu yüzden benliklerimizi yitirmek için yanıp tutuşuruz, sizce de öyle değil mi?”
“Buradaki her şey çürük kokuyormuş gibi geliyor bana, fazla olgunlaşmış meyvelerdeki gibi bir çürümüşlük kokusu bu. Bu korkunç doğum, çiftleşme ve ölüm düzeneği, Yunanların miasma, yani kirlilik dedikleri hayatın bu ürkütücü kargaşası başka hiçbir yerde aslında bu denli vahşi olmasına karşın güzel görünsün diye bu kadar allanıp pullanmamıştır herhalde. ”
İnsandan daha düşük diye sınıflanan bir düşman yok edilebilir. Tüm toplumsal eylemler, sınıflandırma şemalarıyla kütüphane katalogları, organizasyon şemaları ve üniversite bölümleri gibi açık bir şekilde for müle edilseler de edilmeseler de, belirlenen sınırlar boyunca akar. Tüm hayvan yaşamı bilinçdışı bir ontolojinin çerçevesine uyar. "Fil adam" ya da "kurt çocuk" gibi canavarlar bizi dehşete düşür ve cezbeder, çünkü bizim kavramsal sınırlarımızı çiğnerler:' Belli kategoriler tüylerimizi ürpertir, çünkü kategoriler arasına sızarlar
Voltaire, "köylülere okumayı öğretmemek daha iyi" demişti; sonuçta birilerinin de tarlaları sürmesi lazımdı!
Bunun sapkınca bir fikir olduğunun farkındayım. Üstelik siyaseten de yanlış. Kraliyet metreslerinin ve 'grandes dame'ların (güçlü konuma sahip kadınlar) salonlarda nüfuz sahibi olmasına müsaade edilse de, asıl odak erkeklerdi. Seçkinci, Voltaireci ve hiç şüphesiz Parisli bir fikirdi bu.