Keşke hiç tanımasaydım seni… demek isterdim belki,
Ama o kelimeyi bile boğazımdan çıkaracak hâlim yok.
Çünkü seni tanımak, hayatta başıma gelen en güzel felaket oldu.
Evet, felaket… Çünkü güzelliğin, bana huzur değil, yaralar taşıdı.
Sana dokunamasam da, hep uzağından izlesem de,
Varlığın bana bir ömürlük bahar gibi geldi.
Ama öğrendim ki, güzel olan her şey, sonsuza kadar güzel kalmıyor.
Çiçekler de solar, gülüşler de.
Zaman mı? İnsanlar hep “her şeyin ilacı” der ona. Oysa yalan.
Zaman yalnızca seni benden daha uzağa götürdü, seni unutturmadan, seni eksilterek.
Meğer asıl ilaç, kabullenmekmiş.
Ama kabullenmek, kendi canını bile isteye yakmak gibi bir şey.
İçinde hâlâ yanarken, “yanmıyorum” diyebilmek… İşte bu.
Ben kabullenemedim seni. Ne gidişini, ne susuşunu,
Ne de bana ait olmayan gülüşlerini.
Saatler günlere, günler aylara döndü; ama bende değişen tek şey,
Yaralarımın daha derine işlemesiydi.
Zaman geçti, ama acı aynı kaldı.
Yalnızca daha sessiz oldu, daha görünmez.
Artık seni anılarımın köşesinde saklamıyorum,
çünkü anılar ağır gelir. Seni, içimde kanayan bir boşluk gibi taşıyorum.
Seninle konuşamadığım her gün, kendi kendime bin kez konuştum.
Sustuğum cümleler, gece yarıları odamın duvarlarında yankılandı.
Bazen düşünüyorum; belki de aşk dediğimiz şey, kavuşmak değil.
Belki de gerçek aşk, hiç sana ait olmayan birine, bir ömür boyu ait hissetmektir. Ve ben… seni hiç benim olmamana rağmen, hayatımın tek gerçeği bildim.