Ahmet Alper Yüksel

Ahmet Alper Yüksel
@Iamnotbookworm
Sorgulamayı, araştırmayı ve düşüncelerini paylaşmayı seven bir genç.
Öğrenci
lisans öğrencisi, , hedef PhD
İstanbul
26 Ocak 2004
19 okur puanı
Nisan 2023 tarihinde katıldı
Gürültülü Yokluk: Kaybın Değere Etkisi
Gündelik dilde çokça duyduğumuz bir cümle mevcut: “İnsan kaybedince anlıyor.” Bu, sezgisel olarak doğru ancak kavramsal olarak sorunlu bir ifadedir. Çünkü burada değeri ve onun hissedilme şiddetini birbiriyle karıştırırız. Değişen şey kaybedilen şeyin değeri midir, yoksa bizim ona ilişkin algımız mı? 1. Değer Kaybedince mi Ortaya Çıkar? Yapmamız gereken ilk ve en temel tespit, şeylerin kendisinde “değerli” olduğudur. Bir şey ya da bir kişi, kaybedilmeden önce de değerlidir. Kayıp değerin mevcudiyetini etkilemez, onu görünür kılar. İnsan zihni süreklilik gösteren şeyleri arka plana atar. Sahip olunan, tehdit altında olmayan, erişimi sürekli olan şeyler zihinsel olarak “acil” kategorisinde değerlendirilmez. Burada bir değer olsa da oldukça sessiz bir varoluşa sahiptir. 2. Kayıp Neden Bu Denli Sarsıcıdır? Kayıp anında iki süreç aynı anda devreye girer. Erişimin kesilmesi: Bir şeye artık ulaşamamak beynin otomatik pilotunu kapatır. Daha önce sorgulanmayan şey, düşüncenin merkezine yerleşir. Martin Heidegger’in “Varlık ve Zaman”da kullandığı örnekle söylersek bir alet, çalıştığı müddetçe görünmezdir. Bozulduğunda “nesne” haline gelir. İnsan ilişkileri de benzer şekilde işler. Kayıp kaçınması: Daniel Kahneman ve Amos Tversky’nin ortaya koyduğu kayıp kaçınması ilkesine göre insanlar; aynı büyüklükteki bir kaybı, aynı büyüklükteki bir kazançtan daha yoğun hisseder. Dolayısıyla kayıp değerden daha gürültülüdür. Fakat burada söz konusu olan şey duygusal genliğin artmasıdır. Yeni bir değer ortaya çıkmaz ya da mevcut değer artmaz. 3. Değer mi, Sahiplik mi? Erich Fromm’un “Sahip Olmak ya da Olmak” kitabı modern ilişkilerdeki değer kavramına yeni bir bakış açısı getirir. Fromm’a göre modern insan çoğu ilişkiyi “olmak” yerine “sahip olmak” üzerinden kurar. Yani nesneleri
Felsefe
Reklam
"Spoiler"lı Bir İnceleme: Person of Interest
Bazı dizileri haklarında spoiler vermeden incelemek çok zordur, Person of Interest de bunlardan biri. Dizi "suçları önceden tahmin eden bir yapay zeka" klişesiyle başlasa da zamanla gözetleme toplumunun ahlaki sınırlarını, özgür iradenin kırılganlığını, insanlığın kendi icatlarına karşı duyduğu korku ve inançsızlığı işleyen karanlık bir yapıma dönüşür. Hikayenin merkezi ve belki de tek gerçek başrolü, Harold Finch’in yarattığı "Makine"dir. Bu yapay süper zeka sadece olasılık hesaplayan bir program değil, bilinç sahibi bir varlıktır. Onu izlerken insanlık, kendi tanrısını inşa edip sonra ondan korkmaya başlayan bir uygarlık gibi görünür. Reese, Root, Shaw, Finch ve Carter gibi karakterlerse bu kaosun insani yüzleridir. Herkes bir noktada adaletle paranoya, özgürlükle güvenlik arasında sıkışır. Dizi özellikle üçüncü sezondan itibaren basit bir "haftanın vakası" formülünü terk edip modern bir teknolojik totalitarizm alegorisine dönüşür. "Makine" ile rakibi "Samaritan" arasındaki savaş aslında iki farklı dünya görüşünün çarpışmasıdır: insanlığı korumaya çalışan sınırlı bir bilinç ve her şeyi kontrol etmeye kararlı mutlak bir zeka. J. J. Abrams izleyiciyi bu sefer finalde hayal kırıklığına uğratmaz. Reese’in ölümü klasik bir kurtarıcı fedakarlığı değildir, sistemin işleyişindeki son insani parıltıdır. Finch’in hayatta kalması ise bir ödülden çok sessiz bir sürgüne benzer. Ayrıca son sahnede telefonun çalması, insanlığın kendi yarattığı gözetim ağından asla kurtulamayacağının fısıltısıdır. Shaw'ın da dediği gibi aslında Orwell, iyimser davranmıştır. Person of Interest polisiye ve aksiyon dizisi kılığına girmiş felsefi bir uyarıdır. İnsanlık güvenlik uğruna özgürlüğünü teknolojiye teslim ettiğinde artık sistemin kullanıcısı olmaktan ziyade onun işlediği bir veri haline
1000Kitap
Dizi Önerisi: Community
Daha önce sitcom türünde The Big Bang Theory, Young Sheldon, Friends, Joey, How I Met Your Mother'ı izledim. Daha sonra "sitcom izlemek istiyorum ama farklı bir şeyler de olsun" düşüncesiyle Community'yi izlemeye başladım. Community; bir bölüm çizgi filme dönen, bir bölümde karakterleri Edi İle Büdü gibi kuklalara dönüşen, karakterlerinden Abed'in dördüncü duvarı yıktığı, verdiği referanslarla sizi güldürürken gerilim filmindeymişsiniz gibi gerebilen, dram filmi izliyormuşsunuz gibi tribe sokabilen bir dizi. Altı sezonluk dizinin ilk iki sezonu gerçekten efsaneydi. Üçüncü sezon da gayet iyiydi. Dördüncü sezonda ortalama bir sitcoma yaklaştı ve maalesef son iki sezon beklentinin oldukça altında kaldı. Buna dizi setinde yaşanan olaylar ve bazı oyuncuların ayrılması sebep oldu. Dolayısıyla "izlediğim en iyi sitcom" diyemem ancak en sevdiğim sitcom bölümleri gibi bir liste yaparsam ilk sıraları bu dizi doldurur. Sadece paintball bölümleri için bile izlemeye değer. Özetle "Ben yine sitcom izleyeyim ama farklı bir şeyler olsun." diyorsanız başlamanız gereken dizidir, Community.
1000Kitap
Dasein: İnsanın Varoluşu
"Sein" Almancada "olmak" demektir. Heidegger'in "dasein" kavramı ise basit bir varoluştan fazlasıdır. Dasein dünyada varoluşunu sorgulayan, kendi varlığını mesele eden varlıktır. Yani taş, ağaç ya da diğer hayvanlar var olur ancak yalnızca insan "varoluşunu" problem haline getirir. Heidegger’e göre dasein’ın özü "dünyada olma"dır. İnsan dünyadan ayrı bir özne değildir. Zaten her zaman bir bağlamın, ilişkilerin, anlamların içinde yaşayan bir varlıktır. Ancak bu varlık kendi sonluluğunun da farkındadır. Ölüm bilinci Dasein’ı diğer varlıklardan ayırır ve ona özgünlük kazandırır. Özetle dasein, insanın varlığını sürekli sorgulayan ve ölümlülüğüyle yüzleşen bir varlık olduğunu ifade eder. Bu yüzden Heidegger’de asıl mesele "nasıl bir hayat yaşıyoruz?" sorusuna ek olarak "varoluşumuzun farkında olarak yaşıyor muyuz?" sorusudur.
1000Kitap
Kurbağayı Ye, Verimliliğin Artsın!
Diyelim ki bir gün içinde asla yapmak istemediğiniz bir şey yapmak zorundasınız. Mesela bir kurbağa yemeniz gerekiyor. Günün hangi vaktinde yerdiniz? Mark Twain bu soruya şöyle cevap veriyor: "Eğer işiniz kurbağa yemekse, en iyisi kurbağayı sabah ilk iş olarak yemektir ve eğer işiniz iki kurbağa yemekse, en iyisi büyük olanı ilk yemektir.” Brian Tracy de bu sözden ilham alarak "Eat That Frog" isimli bir kitap yazıyor. Böylece "kurbağayı ye" tekniği ortaya çıkıyor.
1000Kitap
Reklam