"İnsafsız, duraksız, fasılasız aktın. Ardında binlerce yitik düş, kırık hayal bıraktın. Direndik sana karşı... Ezberledik, geçmiş, gelecek, geniş hallerini; şimdiki halimize derman olur diye... Oysa senin halin değil, bizimkiydi değişen... Fotoğraflarda durdurmaya, albümlere hapsetmeye çalıştık seni... Ziyan etmemeye çalıştık hiçbir saniyeni... Koştuk panik içinde... düşe kalka, ağlaya sızlaya, oynaya güle... Yarıştık seninle... Kazandım sananların tacı, bir perçem ak olup düştü başına... Çaresiz, barıştık seninle... Lakin gün oldu, isyan ettik, herkese ayrı işleyen adaletine..."
Kızdı bu lafa ihtiyar... Diklendi:
"Aynı hızda yürürüm ben hep, ayrıcalık tanımam kimseye..." diye kestirip attı:
"Krallar bile dayanamadı hızıma..."
"Hadi canım" dedim, "Kimine alabildiğine cömertsin, kimine gelince kör olası bir cimri... kum saatin akar deli gibi..."
"Ben değilim müsebbibi..." diyecek oldu... Fırsat vermedim savunmasına...
"Gerçekten adilsen eğer, söylesene niye en mutlu olduğumuz an ışıktan hızlısın.... acı çektiğimizde kaplumbağadan yavaş?..."
"Anlaşıldı mesele..." dedi. "Iyisi mi ben sana bir yardımcımı yollayayım. Sabır'dır adı... Merhemidir yarattığım tahribatın...".
Omuz silktim:
"Ben sabır istemiyorum, rehaveti özlüyorum" dedim "Senin o tükenmez gibi göründüğün, hesaba gelmediğin halini, eski aheste akışını, günün bir türlü batmak bilmediği o sohbeti bol yaz akşamlarını, o dolunayda yıldız yıldız gülümseyen uzun lacivert geceleri, salkım saçak güneş altında ışıkla özgürce seviştiğimiz nihayetsiz ve meşakkatsiz günleri, bahçede öğle uykularında saçımı okşayan şefkatli eli, babamın itinayla kurduğu saatten evinden geniş aralıklarla kafasını çıkarıp neşeyle guguklayan kuşun mesut, müjdeli sesini özlüyorum..."
"Seni anladım" dedi ak saçlı ihtiyar. "Yapabileceğim