Aa

"Bay Turnike" Güner Ümit, Aktüel'de Kürşad Oğuz'la yaptığı söyleşide biz yayıncıların nasıl bir yabancılaşmanın içine düştüğünü samimiyetle ortaya koyuyor. Kürşad soruyor: "Güner Ümit olarak bu yarışmayı seyreder miydiniz? "Bay Turnike" yanıtlıyor: "Güner Ümit kendisinin değil, toplumun istediğini yapmaya çalışıyor." Karl Marx bu durumu, "Yaratıcının yarattığına yabancılaşması" ya da "Üreticinin, ürettiğinin efendisi değil, kölesi olması" diye tanımlıyordu. Güner Ümit birkaç cümle sonra şunu itiraf ediyor: "Güner Ümit neyi seyrederdi biliyor musun? Riziko'yu, TRT'den Ben Bilirim'i seyrederdi. Joker'i seyrederdi." Yaşı 30'u geçkin olanlar hatırlar: Bir dönem TRT'nin bilgi yarışmaları seyirciden büyük ilgi görürdü. Amaç sadece stüdyodakileri yarıştırmak değil, ekran başındakilere bir şeyler aktarabilmekti. Sorulan şeyler de öyle "Türkiye'nin başkenti" filan değildi üstelik... Ne dansçı kızlar vardı ne cehaletiyle gururlanan şöhretler ne de ipucu için yalvaran yarışmacılar... Televizyon kendini bir misyoner olarak görürdü. Ancak haberlerden tele-derslere kadar her şey öylesine sıkıcı ve tek tipti ki seyirci, sürekli öğrenci muamelesi görmekten sıkıldı ve yeni kanalların rengârenk dünyasında "hovardalığa" vurdu kendini... Bir uçtan öbürüne savruldu.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
"Minik show" gösterisi boyunca tek bir çocuk şarkısı bile söylenmedi. Çocuklar hep "büyük şarkılarını söyler gibi yaptılar. Ancak doğrusu, "büyük şarkıları" dediğimiz şey de çocuk tekerlemelerine benzer nakaratlardan ibaretti. Yetişkin görünmeye çalışan çocuklarla, çocuk görünmeye çalışan yetişkinler tuhaf bir orta noktada buluşmuştu: Kimse çocuk değildi sanki orada; lakin kimse yetişkin de değildi...
"Geç... istediğin gibi seç... ister ağır aksak, ister koşar adım" dedim bizim ihtiyara... "Bu dönüşü olmayan yolculukta ya gideriz, ya gitmeyiz bir bu kadar daha..." "Yanılıyorsun dostum" dedi ihtiyar; kalıcıyım ben... asıl sensin geçen..."
Oysa ben, aslında harfiyen hatırlayarak dünün bol vakitlerini, doyumsuz sohbetlerini, telaşsız saatlerini, saadeti hüzünle yoğurarak geçtim ihtiyar adamın süzgecinden... Ben onu gemleyemedim, o demledi beni...
"İnsafsız, duraksız, fasılasız aktın. Ardında binlerce yitik düş, kırık hayal bıraktın. Direndik sana karşı... Ezberledik, geçmiş, gelecek, geniş hallerini; şimdiki halimize derman olur diye... Oysa senin halin değil, bizimkiydi değişen... Fotoğraflarda durdurmaya, albümlere hapsetmeye çalıştık seni... Ziyan etmemeye çalıştık hiçbir saniyeni... Koştuk panik içinde... düşe kalka, ağlaya sızlaya, oynaya güle... Yarıştık seninle... Kazandım sananların tacı, bir perçem ak olup düştü başına... Çaresiz, barıştık seninle... Lakin gün oldu, isyan ettik, herkese ayrı işleyen adaletine..." Kızdı bu lafa ihtiyar... Diklendi: "Aynı hızda yürürüm ben hep, ayrıcalık tanımam kimseye..." diye kestirip attı: "Krallar bile dayanamadı hızıma..." "Hadi canım" dedim, "Kimine alabildiğine cömertsin, kimine gelince kör olası bir cimri... kum saatin akar deli gibi..." "Ben değilim müsebbibi..." diyecek oldu... Fırsat vermedim savunmasına... "Gerçekten adilsen eğer, söylesene niye en mutlu olduğumuz an ışıktan hızlısın.... acı çektiğimizde kaplumbağadan yavaş?..." "Anlaşıldı mesele..." dedi. "Iyisi mi ben sana bir yardımcımı yollayayım. Sabır'dır adı... Merhemidir yarattığım tahribatın...". Omuz silktim: "Ben sabır istemiyorum, rehaveti özlüyorum" dedim "Senin o tükenmez gibi göründüğün, hesaba gelmediğin halini, eski aheste akışını, günün bir türlü batmak bilmediği o sohbeti bol yaz akşamlarını, o dolunayda yıldız yıldız gülümseyen uzun lacivert geceleri, salkım saçak güneş altında ışıkla özgürce seviştiğimiz nihayetsiz ve meşakkatsiz günleri, bahçede öğle uykularında saçımı okşayan şefkatli eli, babamın itinayla kurduğu saatten evinden geniş aralıklarla kafasını çıkarıp neşeyle guguklayan kuşun mesut, müjdeli sesini özlüyorum..." "Seni anladım" dedi ak saçlı ihtiyar. "Yapabileceğim