Kitap boyunca dört kız kardeşin (Meg, Jo, Beth, Amy) başta anneleri, evdeki yardımcıları ve komşuları (Laurie) ile beraber olan hayat hikayelerini okuyoruz. Oldukça mütevazi, yoksulluk ile geçen, savaşın onlardan aldıklarının yerini doldurmaya çalıştıkları bir yaşamları var. Annelerinin de yardımı ile ellerindekilere şükür etmeyi öğrenmeye çalışıyorlar, hayatın zorluklarına karşı umutla bakmayı öğreniyorlar. Onlar yetinmeyi, güçlü olmayı, hayatın acı tatlı gerçeklerini öğrenirlerken bizler de onların yolculuklarına eşlik ediyoruz. Onlar ile beraber öğreniyor, onlarla beraber umut ediyor, onlarla beraber savaşıyoruz.
Kızların her birinin karakterleri kendilerine has. Her birinin farklı hobileri var, hayattan beklentileri farklı, anneleri ile olan ilişkileri bile her çocuğun kendine özel. Dolayısıyla kitap boyunca farklı karakterin gözünden hayata bakıyoruz, her bireyin kendine özel yanlarını keşfediyoruz. Aynı evde büyümemize, aynı anne babadan eğitim almamıza rağmen kardeşlerimizden bile farklıyız. Her birimizin karakteri farklı ve hayat aslında böyle daha güzel.
Yazarın dili oldukça sade ve akıcı. Kitap kendini okutturuyor ve okuyucuyu sıkmıyor. Ben de üç kız kardeşim ile beraber büyüyorum. Kitabı okurken de kızların her birini kendi kardeşlerim ile kıyasladım. Her bir kızın aile içinde aldığı sorumluluklar bizim evdeki aynı sıraya sahip kardeşimin davranışlarına benziyordu. Yazarın da üç kız kardeşi ile beraber büyüdüğünü ve kitabın biraz otobiyografik tarafı olduğu düşünüldüğünde bu durumun birçok ailede böyle olduğunu düşünüyorum. Ailemizin kaçıncı çocuğu olduğumuzun karakterimiz üzerinde etkisinin olduğu yadsınamaz bir gerçek.
Evin en büyük ve en güzel kızı Meg. Büyük olmanın getirdiği sorumlulukları yerine getirmeye çalışıyor, kardeşlerinin ara