Otobüslere bindim, otobüslerden indim, garajlarda gezindim; otobüslere bindim, otobüslerde uyudum, günleri gecelere yetiştirdim; otobüslere bindim, kasabalarda indim, günler boyu karanlığın içine gittim ve dedim ki kendime, nasıl da kararlıymış bu genç yolcu kendisini o bilinmeyen ülkenin eşiğine götürecek yollarda sürüklenmeye.
Bendim, ey melek, gece yarısından çok sonra, kendi evinden bir başkasının evinden kaçan ürkek yabancı gibi süzülüp karanlık sokaklara karışan.
Bendim kaldırımdan kendi odasının aydınlık pencerelerine bir başkasının kırılgan ve tükenmiş hayatına gözyaşları ve yalnızlık duygusuyla bakar gibi bakan. Bendim sessizlikte kararlı adımlarımın yankılanışını dinleyerek yeni hayata coşkuyla koşan.
Hani hepimize olur, olmuştur, bir gün, sıradan bir gün, kafamızın içinde gazete haberleri, araba gürültüleri, kederli sözler, ceplerimizde kullanılmış sinema biletleri ve tütün döküntüleri bu dünyada en sıradan adımlarımızı attığımızı sandığımız bir an farkederiz ki, aslında çoktan başka bir yere gitmişizdir, aslında burada adımlarımızın bizi götürdüğü yerde hiç değilizdir.
Çoktan kayıp gitmiştim, buzdan camların arkasında, soluk mu soluk bir rengin içinde eriyip gitmiştim.
Bu dünyadaydım ve yeni hayatın eşiğindeydim. Orada kirli merdivenlerin basındaydım ve kitaptaki hayatın içindeydim. Bu ışığa baktıkça yüreğimin beni hiç mi hiç dinlemeyeceğini anladım.