Uzuun zamandır okumak istiyordum bir Pınar Kür kitabı. Bu kadar ses getiren bi kitabıyla başlamak kısmet oldu. Yazarın kendisinin de söylediği gibi sanatın, edebiyatın amacı yerini buldu. Adeta çarpılıp hayatın amacını sorguladım.
İlk sayfada bambaşka bir olay örgüsü beklerken sayfalar ilerledikçe hiç de düşündüğüm gibi çıkmadı.
Kitap üç bölümden oluşuyor. Her bölümü kendi içinde ayrı bir kitap. Hangi bölümü okusanız ona hak veriyorsunuz.
Birinci bölümde hakimin ağzından dinlediğimiz bakış açısı, normal hayatta "bu insanlar napıyor ne düşünüyor" merakımı giderdi. Sonuçta kanun adamları da olsalar duyguları ve özel hayattaki tecrübeleri var. Yazarın bir kadın olmasına rağmen bir erkek yargı adamının ağzından kadına bakış açısını yorumlaması çok ustaca, çok tarafsız. Daha ilk bölümden Pınar Kür e hayran oldum.
İkinci bölümü okurken cok yoruldugumu itiraf etmeliyim. Melek gibi cahil bir kızı hakkıyla hissettirebilmek icin onun ağzından konuşmuş. kelimelerin çoğu yöresel ağızlı. Ama beni asıl zorlayan şey şüphesiz NOKTALAMA İŞARETLERİnin eksikliğiydi. Kitaba sayfa sayısı olarak bakarsanız ocakta yemek pişerken bile okunup kaldırılacak bi kitap gibi duruyor ama cık! Oyle değil. Noktalama işareti olmayan, degil sayfalar, bir cümleyi okurken bile tam anlayabilmek icin defalarca okumamız gerekebiliyor. Dolayısıyla Melek in bölümü hızımı cok kesti. Hem anlatılanların çarpıcılığı, hem dili sebebiyle sık sık ara verip sindirmek istedim. Yazar diliyle ilgili son bölümde tatminkar bir açıklama yapmış zaten.
Son bölümde Yalçın'ın ağzından bütün gerçeği öğreniyoruz ama heyhat . Artik olan olmus bu hikaye gercekten yasanmis. İnsan okurken baska bir yolu olamaz miydi diye düşünmeden edemiyor ama olmamış demekki.
Hikayenin yaşanmış olması cok acı.
Yazarın dili farklı.
E hâliyle