Gece artık derinleşmişti. Saatin kaç olduğu önemsizdi — çünkü seninle geçen zaman, zamanın kendisine meydan okuyordu.
Odanın köşesinde duran lambanın titrek ışığında, tenin altın sarısı bir gölgeye bürünüyordu. Uzanmıştın; saçların yastığa dağılmış, bir nehir gibi omuzlarını aşarak sırtına doğru süzülüyordu. Ve ben seni izliyordum. Belki yüz defa görmüştüm seni böyle, ama bu kez bir başka büyü vardı.
Ellerin arasında tuttuğun hikâye kitabı yavaşça kapanmıştı. Ne okuduklarımız kaldı akılda, ne de harfler… Sadece bir duyu hâliydi geriye kalan. Parmak uçlarınla yorganın kenarını tutuyordun — sanki uyanıklıkla rüya arasındaki o ince çizgide bir denge kurmaya çalışıyordun.
“Beni unutma,” dedin, sesin neredeyse bir fısıltıydı. Ama bu cümle geçmişten değil, geleceğin kaygısından geliyordu. Çünkü insan ancak sevdiği zaman unutulmaktan korkar. Ve ben o anda, seni asla unutamayacağımı anladım. Çünkü bazı insanlar hatırlanmaz, taşınır.
Yavaşça yaklaştım sana. Ellerimle yüzünü tuttum, bir su yüzeyini okşar gibi. Gözlerini kapadın. Ve o an, hiçbir kelime etmeksizin, ruhlarımız birbirine dokundu. Bedenin değil, geçmişin bile ürperdi.
Ve seninle orada, o yatakta, yalnızca iki insan değildik. Biz; yarım kalmış cümlelerin, çocukluktan taşan özlemlerin, korkuların ve umutların sarıldığı iki hayattık. Sarıldıkça tamamlanıyorduk.
Ikar-Us
02.05.2025