Schopenhauer, ölüleri tekrar yaşama davet etsek, onların bunu reddedeceklerini savunur. Bana kalırsa, tam tersine, ikinci kez çok daha büyük bir zevkle ölürler.
Raskolnikov’un haklılığı su götürmezdi: Bir tarafta doğanın kurallarına göre automata yaşayan bir kalabalık, diğer taraftaysa kendi hayatlarının trajik yoğunluklarıyla yaşamın vasatlığının bedelini ödedikleri için her şeyin onlara mubah olduğu seçkin bir azınlık vardı. Peki öyleyse Raskolnikov neden başarısız oldu? Suçtan sonra neden vicdan azabıyla içi içini yedi? Dostoyevski, kendi prensiplerinin sonuçlarından korktuğu için olabilir mi? Fakat ölümle yüzleşmiş biri sonuçlarla ilgilenmez artık. Raskolnikov’un başarısızlığı Dostoyevski’nin kendi korkaklığıdır.
Dünya sahip olanlar ve dilenciler olarak ikiye ayrılmıştır.
Bu ikisinin arasına sıkışıp kalmış fakirler, tarihin renksiz muhtevasını oluştururlar. Sahip olanlar ve dilenciler, ge ricilere benzer. Ne değişimi ne de ilerlemeyi ister bunlar.
Fakirlerinse mücadeleden başka yolları yoktur. Toplum, onlar olmasaydı anlamsız bir kavrama dönüşürdü: Onların umutlan toplumun atardamarları; onların çaresizlikleri tarihin kamdır. Sahip olanlar ve dilenciler, ilelebet fukara kalacakların parazitleridir. Sefalet için pek çoğu mevcutken, yoksulluğu yok edecek bir reçete yoktur.
Bana nasıl ölmek istediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Başka bir ifadeyle, boş bir hayatı nasıl doldurmak istersin? Kadınlarla mı, kitaplarla mı, yoksa dünyevi hırslarla mı? Ne yaparsan yap, başlangıç noktan can sıkıntısı, varış çizginse öz yıkımdır.
Tanrısız bir yalnızlık katıksız bir deliliktir. En azından çılgınlıklarımız onda sonlanır ve böylece bizler ruhumuzu ve zihnimizi sağaltırız. Bir tür paratonerdir Tanrı. Kederlerimizin ve düş kırıklığımızın en iyi iletkenidir.