'Davulun sesi uzaktan hoş gelir.' atasözünün somutlaşmış bir örneği nispetinde, yarı otobiyografik bir roman. Uzaktan bakıldığında ihtişamlı görüntüsüyle hayranlık uyandıran,birçok yönden donanımlı,kültürlü,eğitimli ve entelektüel,alt sınıflarda erişilme arzusunu harekete geçiren burjuvazinin aslında ona yaklaştıkça ne kadar sığ,dogmatik ve zannedilenin aksine entelektüellikten uzak olduğunun farkındalığıyla açığa çıkan hayal kırıklığından bahsediyor. Eğitimsiz bir alt tabaka mensubu Martin önce aşkı uğruna kendini eğiterek aradaki sınıf farkını bir nebze olsun kapatacak,sonrasında aydınlandıkça ve bu sınıfa yaklaştıkça her şeyin gösterişten ibaret olduğu bir tiyatro oyunundan farksız olduğunun verdiği hayal kırıklığıyla bu saygın(!) tabakadan nefret edecekti. Burjuvazinin entelektüellikle uzaktan yakından alakası yoktu,belki birkaç gerçek entelektüel bulunabilirdi ancak neredeyse tamamı saygın ve değerli(!) görüntülerine hapsolmuş,içi boş beyinlerden ibaretti. Hepsinden nefret edecek ancak eski yaşamına da dönemeyecekti. Ne alt tabakanın bayağılığına katlanabilecek ne de burjuvazinin ikiyüzlü ve cahil oluşuna katlanabilecekti. Hiç kimseye tahammülü kalmayacak,onu tanımlayacak en yerinde cümle şu olacaktı:
Yeni bir cennet bulamamıştı,ama kaybettiği eski cennetini de bulamıyordu..