-Üşüdün, dedim.
Kaşını kaldırdı. Yanağındaki çıban yerinde kan yoktu. Durdum. Yüzünü avuçlarıma alıp ovaladım.
-Neden böyle oldun? dedim.
Güldü. Karanlığa doğru tükürdü. Başını iki tarafa şiddetle salladı.
-Olurum bazı bazı böyle, dedi.
-Bir yere girelim, dedim.
-Girelim, dedi. Girelim ama içmeyelim artık.
-İçelim, dedim.
-Öleceksin be, dedi.
-Öleceğim, dedim.
Elimizdeki bardaklara baktık. Yüzü ne durgun, sessiz, esmerdi. Yine soluktu ama canlıydı.
-Senin suratın bitkin, dedi.
-Bitkin, dedim.
Hey büyük Allahım! Şu taşlara bak. Yıkadın pırıl pırıl. Şu yeşile bayanmış demirlere bak! Katı, katı ama mis gibi boya ve yağmur kokuyor. Şu çimenler. Şu bulutlar, şu kara kara, sarı sarı, kırmızı kırmızı, sarışın sarışın, esmer esmer geçen bulutlara bak! Şu gözlerimde büyüyüp büyüyüp, yıldız yıldız açılıp, ok ok, sivri sivri kapanan fenerlere bak! Soğukmuş, yağmurmuş. Vız gelir. Tertemiz, kokusuz, ışık ve su içinde, bulut içinde kâinatın altında yatıyorum. Başımı demirlere dayamışım. Kıçım sular içinde ne çıkar? Kâinat tepemde akıl ermez oyunlar oynuyor. Buhar su oluyor. Su çamurları, pislikleri temizliyor, çimenleri yeşil ediyor, ağaçları ağaç. Ne işim var evde? Otur sen de. Sen de gitme evine. Yatalım burada. Uyuyalım. Dur önce bir cıgara yakalım.