Kürk Mantolu Madonna’nın konusu, izleği, edebiyat tarihindeki yeri artık yeterince biliniyor. Bu yüzden “iyi bir roman”, “klasik”, “çok etkileyici” gibi cümlelerin bir anlamı yok. Elbette iyi bir roman; zaten bunu tartışmak okur olarak benim gücümü aşar. Sabahattin Ali hakkında kitaplar yazılır, enstitüler kurulur, bilimsel incelemeler yapılır. Benim ilgilendiğim ise bana bir okur olarak bu roman neyi düşündürüyor.
Bu yüzden romanı değil, bende düşündürdüklerini uyandırdıklarını yazmak istiyorum.
İlk anda Raif Efendi beni sinirlendiriyor. Pısırıklığı, edilgenliği, kayıtsızlığı öfke uyandırıyor. Ama okudukça anlatıcının merakı bana da bulaşıyor. Bu sessizliğin, bu vurdumduymazlığın altında ne var? Raif’in suskunluğu bir süre sonra gergin bir hâl alıyor. Anlatıcının merakı, Raif'i gözlediği anlar, yakınlaşma isteği ama Raif'in erişilmez uzaklığı… Defterin ortaya çıkışıyla iki kez yabancılaştırılıyoruz.
Bu bir aşk romanı, ve tam da burada romanın rahatsız edici bir yanı beliriyor. Özellikle sonlara doğru — Maria’nın hastalığı, intihar düşüncesi, gizli kalmış ve sonra kaybolan kız çocuğu — içimden “Bu kadar da olmaz, bu arabesk” dediğim anlar oldu. Evet, romanda popülist arabesk bir damar var:
ezilen ve silik erkek, yarım kalmış aşk, hastalık, ölüm, acıma, kader duygusu… Bunu inkâr etmek romanı idealize etmek olur. Ama Kürk Mantolu Madonna arabesk değil. Çünkü arabeskin üç temel refleksini reddediyor.
Arabesk haksızlığı garibanını yüceltir; bu roman haksızlığı gösteriyor, kurtulmak istiyor!
Arabesk duyguyu bağırır; bu roman sessizlikte duyguyu iletiyor! Küs bile değil, kanıksamışlığın sessizliği...
Arabesk kaderi kutsar; bu roman hep kaderin karşısında onu zorluyor...
Kimse masum değildir: aile, toplum, iş, zaman… Raif’in çöküşü tek bir büyük dramdan değil, küçük ve